YENİ YOL HARİTASI

Ankara'dan gelen konuklarımız, Topçam'da bir gece yattıktan sonra Doğu Karadeniz gezisinin yol haritasını yeniden çizmek için benimle tartışmaya başladılar. Sonuçta yeni bir yol haritası çizebildik. İki arazi aracına iki günlük yiyecek, üç çadır ve 20 litrelik yedek benzin koyarak yola çıkmaya karar verdik.Topçam'dan başlayan yolculuğumuzun birinci durağı, Yaylacık yaylasının Karayalak bölümü oldu. Birkaç kare fotoğraf çektikten sonra, Kızılağaç yaylasına, oradan da Mesudiye ilçesine geldik. Yolda aracımız bizi birkaç kez üzdü.

Motorumuzun sarsılarak susması aracımızdaki arızanın ciddi olduğu uyarısı idi. Hemen tamirciye ulaştık. Birkaç denemeden sonra, benzin deposunda biriken suyun arızanın temel nedeni olduğunu anladık. Üç saatlik bir uğraştan sonra aracımızın benzin deposunu temizledik, sulu benzini attık ve benzin deposuna temiz benzin doldurduk. Aracın onarıldığına kanaat getirdikten sonra, hızlıca Mesudiye'nin İğdir ormanına ulaştık. Birisi diğerine gölge etmeden büyümüş olan çam ağaçlarının arasından, gün batımının fotoğrafını çekmek için mola verdik. Mor dağların lacivert tepelerinin arasından batan güneşin ışınları, kızıllığın sarıyla kaynaştığı bulutların arasında solmaya başlamıştı. Böyle bir görünümün büyüsüne kapılarak, güneşin son ışınlarının süslediği Orta Karadeniz  dağlarının güzelliklerini fotoğraf karelerine adeta perçinledik.  Orman İşletmesi deposunun bahçesine ateş yakıp, köfteleri pişirirken, depo görevlisi Sani beyin hoş sohbetleriyle gülüp eğlendik.

Birkaç kadeh rakı içtikten sonra, Koyulhisar'daki otelde yatmayı planladık. Otelin yanına yaklaştığımızda, ilk kararımızdan vazgeçtik. Yeni atanan öğretmenlerin gelmeleri nedeniyle Suşehri Öğretmen evinde de yatmamızın olanaksız olduğunu anladık. Suşehri'ndeki önemli otelleri öğrenip, konaklamamızın uygun olacağı oteli saptadık. Bir iş hanının üst katında olan otele geldiğimizde burada da boş yatağın olmadığını anladık. İnternet aracılığı ile Şebinkarahisar'daki otelleri araştırarak üç yıldızlı bir otelde yerimizi ayırttık. Dolunaya yakın bir ay ışığı altında yaptığımız yolculuk sonucunda Şebinkarahisar'daki otele ulaştık. Temiz ve işini çok önemsediği belli olan bu otelde bir gece kaldık. Dört kişilik iki ailenin bir gecelik otel ücreti nerdeyse bir işçinin asgari ücretine bedeldi.

Gölgelerin yeterince uzun olduğu sabahın ilk saatlerinde otelimizi terk ederek, Şebinkarahisar kalesinin görüntülerini fotoğraf makinemizin bilgisayarına kaydetmek için şehirde kısa bir gezinti yaptık. Eski Şebinkarahisar'ı aradık durduk. Eski Şebinkarahisar'dan bir tek iz bile bulamayacağımızı anladığımızda, bu şehri terk etmenin zamanının geldiğini gülerek birbirimize anlatmaya çalıştık.

Yol kenarına serilmiş fındıkların yanına yaklaşıp bir avuç fırdık alarak, içinden bir tanesini kırdım. Fındığın içi yeşil renge dönüşmüştü. Fındığın sahibine biraz da kinayeli olarak sataşmaya başladım. "Fındığı çürütüyorsun hemşehrim" dedim. Fındığın sahibi olan yaşlı adam, "Aşağıda, sahilde kurutamadığımdan buraya getirdim. Hem para da etmiyor artık. Elimden geldiği kadar kurutmaya çalışıyorum" dedi. 

Fotoğraf çektiğimizi gören orta yaşın üzerindeki bir bey yanımıza yaklaştı. Tipik Karadenizli giysilerinden hiçbirisini anımsatmayan bir giysi idi giydiği. Köşeli kasketi bile yoktu başında. Ceketinin yakasının altına gizlenmiş istiklal madalyasını fark ettim. Yanına yaklaşıp, madalyayı tuttum. "Babanın herhalde" dedim. Büyük bir gururla babasının istiklal madalyasını taşıyordu yakasında. Taşıyordu taşımasana ama, biraz da ceketinin yakasının altında saklayarak taşıyor gibi geldi bana. Madalyanın iki yüzünü de inceledim. Anlatmasını istedim Şebinkarahisar kalesinin öyküsünü. Gerçekle ilgisi olmayan öyküler uydurmaya başladı.

Ermeniler bu kaleyi işgal ettiler. Atatürk'ün topları şu gördüğün karşıdaki kayaların üzerindeydi. Topların menzilinde olan Ermeniler Atatürk'e yalvarmaya başladılar. Sonunda teslim oldular. Atatürk de onların hepsini kesti" dedi. Hemen, anlattıklarının yanlış olduğunu söyledim. "Ermeni olayı Atatürk'ün kurtuluş savaşı verdiği dönemden önce olmuştu. Söylediğin bilgilerin önemli bir bölümü yanlış, bu bilgilerin doğruluğunu yeniden gözder geçir" dedim ve oradan ayrıldık.

Kelkit ilçesinden benzin almak için mola verdik. Benzin istasyonunun sahibi hoş sohbet birisiydi. Bizim iki arazi aracı ile yolculuk yaptığımızı ve araçlarımızın Ankara plakalı olduğunu fark etmiş olacak ki, yanımıza yaklaşarak "Yolculuk Uzungöl olmalı" dedi. Nereden anladığını sordum. "Bu yoldan sizin gibiler ancak Uzungöl'e gider" dedi. Soğanlı geçidini geçeceğimizi söylediğimde, asfalt yolu tercih etmemiz gerektiğini anımsattı. Faruk Karaca "O yoldan herkes gider. Önemli olan soğanlı geçidini aşarak Uzungöl'e ulaşmak" dedi. Petrol istasyonunun sahibi Faruk arkadaşın aracını göstererek "Böyle araç olursa aşarsın tabii" dedi.
Bayburt il sınırlarına girdiğimizde, uzatmalı dostum, kader arkadaşım Alikemal Alptemuçin'i cep telefonu ile arayarak, onun memleket hasretini depreştirmek için başladım sataşmaya. "Bayburt'un her yanı kaya, ya da toprak. Ne biçim memleket bu?" dedim. Alikemal, on binlerce insanın Ege ve Akdeniz kıyılarının kızgın kumlarına yatıp, sonra da serin ve mavi sularına balıklama daldığı yaz günlerinde, Anadolu'nun geri kalmış ve yoksul bir bölgesinde gezi yaptığıma önce inanmak istemedi. Sora, çocuklar gibi sevinmeye başladı. Bir isteğinin olup olmadığını sorduğumda "Ne olursun, gelirken biraz Bayburt toprağı getir" dedi. Bu kez ben hüzünlendim.

Bayburt il merkezine girerek dağda ve yaylalarda gerekli olabilecek yiyecek ve içeceklerimizden eksik olanları tamamladık. Onarılan Bayburt kalesini uzaktan seyrederek, şehir içinde kısa bir yürüyüş yaptık. Caddede yürüyen insanlar dikkatimi çekmeye başladı. Kadınların önemli bir bölümü, kara çarşaf veya kilim biçimindeki örtü ile geziyorlardı. Bayburt il merkezindeki gördüğümüz bu manzara karşısında hayrete düşmedim diyemem. Kara çarşaflı veya kilim gibi el dokuması kumaştan yapılmış örtülere sarılmış kadınların arasında, türbanlı kadınlar azınlıkta kalmıştı. Devamı için tıklayınız ...

 

Anasayfaya Dön

 

geziler