KÖR DUMAN

 

Aydın Altunöz

Doğu karedeniz bölgesinin en batısının iç anadoluya bakan yamaçlarındaki ladin ağaçları ile çevrili Yaylacık yaylasını o yörede  bilmeyin yoktu. Çoğu kez baharın ilk günlerinde, binlerce çiçeğin süslediği yamaçları yoğun sis bulutları arasından görebilmek için bazen günlerce beklemek gerekiyordu. Beyaz zambakların diz boyu yüksekliğinde olduğu günlerde başlayan sis, sanki lilyumların biraz daha serpilip insan boyu kadar büyümesini kolaylaştırmak için günlerce dağılmak  bilmiyordu. 

Sarı çuha çiçeğinin taç yapraklarında biriken su zerrecikleriyle susuzluğunu gidermek için uğraşan kantar böceklerinin duyargalarına yorgan ipi bağlayarak  oynamaya alışkın olan çocuklar; bazen de siste dolaşmaktan yorgun düşmüş çekirgeleri iki ayağından tutup, karınlarını sürtüştürerek  dövüşmelerini sağlıyordu. Ön ayaklarının yardımı ile kavgaya başlayan kuyruklu çekirgelerden birisi diğerinin ağzını ve çenesini parçaladığında, çocukların attığı sevinç çığlıklarını duyan anneleri, onların güvende olduğunu anlayarak, gündelik işlerini yapmaya gönül rahatlığı ile devam ediyordu.

Yaylacık yaylasındaki çocukların en sevdiği oyunlardan birisi de köpek eniklerini dalaştırmaktı. İri kıyım iki çocuk, iki eniği belerinden tutarak, aynı anda burunlarını birbirine hızlı hızlı sürterek, onların canını yakmakla başlardı oyun. Canı yanan enikler büyük bir gürültü çıkartarak birbirlerine saldırınca, çocukların çığlıkları ile eniklerin havlamaları sis altındaki yaylanın sessizliğini bozmaya yetiyordu.

Haftanın ilk günü başlayan sis üç gün boyunca Yaylacık yaylasının üzerine yeni sırınmış beyaz patiska yorganı gibi örtülmüştü. İki adım ötesini görmek mümkün değildi. Evlerin çevresinde otlayan malakların, danaların ve buzağıların kirpikleri  üzerinde biriken su zerrecikleri, gözlerini daha belirgin hale getirmişti. Bakır güğüm ile bakracı köknar oluktan akan yayla suyu  ile dolduran Gülbahar, eteğinin ucuna tutunan küçük oğlu ile birlikte eve geldiğinde, kirpiklerine biriken su zerreciklerini yaşmağının ucu ile sildi. Peştemalinin tersi ile küçük oğlu Sadi’nin de yüzünü, gözünü ve ince sarı saçlarını kuruladı. Oğlunu koltuklarının altından tutarak havaya kaldırdı “Sakın evden dışarıya çıkma. Kör dumanda kaybolursun” dedi.

Çocuklar göl düzüne toplanmışlar, bağırıp çağrışıyorlar; ormandan getirdikleri kuru ladin dallarını üst üste yığıyorlardı. Sadi’nin ağabeyi koşarak evden içeriye girdi. Baca başından bir tutam çıra ile kibriti alarak aynı hızla evden dışarıya çıktı ve arkadaşlarının yanına gitti. Kibritin ilk parlak yalımıyla tutuşan çıra demetini kuru ladin dallarının altına usulca yerleştirdi. Çevresine kümelenmiş çocuklardan en küçük bir ses bile çıkmıyordu. Çıra yalımları kuru çalıları tutuşturup, kurşuni renkteki dumanların  odun yığının içine doğru girmesiyle sessizliğin yerini sevinç çığlıkları doldurmaya başladı.

Sadi, yayla evinin duvar tahtaları arasındaki en büyük aralıktan olanı biteni izlemeye çalışırken, kuru ladin dallarının arasındaki yalımların kızıllığı, yaylayı örtmüş sisin içinden zar zor gözüküyordu. Yalımlar odun yığınlarının üzerine ulaştığında, sisin ortasındaki kızıllık karşısında şaşkınlığa uğrayan çocuklar biraz geriye çekilerek yaktıkları görkemli ateşi izlemeye başladılar. Ateşin çevresinde oynaşan çocuklardan birisi koşarak ateşin yanına geldi ve yalımların üzerinden bir hamlede karşı tarafa atladı. Bunu gören öteki çocuklar da sırayla yalımların üzerinden atlamaya başladılar. Sadi’nin ağabeyi, arkadaşlarından daha cesur olduğunu kanıtlamak için, ikinci atlamasını farklı biçimde yapmak istedi. Önce ateşin yanından ger geri yürüyerek aradaki mesafeyi ayarladı. Ardından bütün hızıyla koşarak ateşe yaklaştı ve yanan odunların üzerine atladı. Birkaç saniye yalımların arasında bekledikten sonra karşı tarafa geçti. Çevredeki çocuklar çılgınlar gibi bağırıp çağrışıyorlar ve  Sadi’nin ağabeyini biraz daha cesaretlendiriyorlardı.

Sadi olanı biteni iki tahta aralığından izlemek istemediğinden, başladı annesine yalvarmaya. “Anne ne olursun, kurbanın olayım. Ben de onların yanına gideyim. Vallahi de billahi de ağabeyimin yanından ayrılmam” dedi. Bir insanın başı sığacak kadar genişlikteki camsız pencereden dışarıya bakan anne, dışarıdaki şamatanın ne kadar tehlikeli bir oyun olduğunu hemen anladı. “Yavrum sen daha küçüksün. Meydan ateşinin yalımları seni yakar. Yakmasa bile dumanında boğulursun. Ya da her taraf sis, bu kör dumanda kaybolursun. Ateşte yanarsan, dumanda boğulursan, kör dumanda kaybolursan ben sensiz ne yaparım. Ölürüm uğruna ölürüm. Balım, peteğim, göz nurum. Gitme sen, annenin yanında kal” dedi. Sadi gözlerini tahta deliğinden ayırmadan, hem çocukların çılgınlıklarını izliyor hem de annesine yalvarmaya devam ediyordu. Bir ara mızmızlanmaya başladı. Baktı halen izin yok, bu kez ağlayıp sızlanarak annesinden izin koparmaya çalıştı. Sadi her yolu denedi ama bir türlü annesinden izin alamadı.

Meydan ateşinin çevresindeki çocukların  sevinç çığlıkları durmak bilmiyordu. Gülbahar, kafasını bir kez daha pencere deliğinden dışarıya çıkartarak, olanı biteni izlemeye çalıştı. Odun yığınları yalımların ve yoğun dumanın arasında kaybolmuştu. Alevlerin üzerine atılan ladin dallarının tutuşmasıyla göğe doğru yarışırcasına koşuşan kıvılcımlar, koyu sis bulutları arasında kayboluyordu. Birden kendi çocukluğu geldi aklına. Yılar önce, kendi çocukluk yıllarında da köyün erkek çocukları göl düzünde meydan ateşi yakmışlardı. Göl düzündeki meydan ateşinin yanına gitmek için annesinden izin istediğinde annesinin sert ve alaylı sözleri kulaklarında çınlamaya başladı. Annesi “Sen artık çocuk değilsin. Genç kız oldun. Bu gün evlendirseler, yarın  çocuğun olur. Ayrıca, erkek çocukların arasında işin ne?” demişti. Gülbahar, bütün gücüyle büyük oğluna bağırarak yanına çağırdı.

Kör duman öylesine yoğundu ki, meydan ateşininin çevresindeki çocuklar bile birbirlerini görmekte güçlük çektiğinden; Sadi, ağabeyinin yanından uzaklaşmamaya gayret ediyordu. Yalımların üzerinden atlayan ağabeyi, meydan ateşinin dumanları arasında kaybolunca, Sadi’nin korkuları biraz daha çoğalıyordu. Bütün hızıyla ateşin çevresinden dolanarak ağabeyinin yanına koşuyor ve onun ateşte yanmadığını, dumanda boğulmadığını görünce sevinerek rahatlıyordu. Bu kez ağabeyi meydan ateşinin üzerindeki henüz yeni tutuşmuş odunun üzerine basarak diğer tarafa atladığında, Sadi ne yapacağını şaşırdı. Meydan ateşine yaklaşmamaya dikkat ederek bütün gücüyle ağabeyinin yanına koşmaya başladı. İki kez dolandı ateşin çevresini. Ağabeyini göremeyince başladı hıçkırarak ağlamaya. Ağabeyini öteki çocuklar arasında da göremeyince, umutsuz biçimde yalımlara dikti gözlerini. Yalımların arasında da yoktu ağabeyi. Bu kadar kısa zaman aralığında yanıp kül olabileceğine de inanmak istemiyordu. Koşar adımlarla meydan ateşinin çevresini yeniden dolandı. Amaçsız biçimde meydan ateşininin çevresinde koşuştuğunu gören çocuklardan birisi Sadi’ye bir çelme takınca, yeşil çimenler üzerine düşerek yuvarlanandı. Sadi, hızlıca ayağa kalkarak tekrar koşmaya başladı. Ağabeyi ne meyden ateşinin çevresinde ne de ateşin içinde yoktu. Ağabeyinin kaybolduğuna kesin olarak inanmaya başladığında,  yaylayı kaplayan kör dumanın arasından, bir kucak ladin dalıyla birlikte ağabeyinin meydan ateşine doğru yaklaştığını gördü. Kucağındaki ladin dallarını meydan ateşinin üzerine atan ağabeyini hayranlıkla seyretmeye başladı. Yeniden yükselen yalımların üzerinden atlamaya kimse cesaret edemiyordu. Sadece, arkasından sessizce yaklaşarak bazı çocukları ateşe itmekle yetinen büyük çocuklar, eğlencenin tadını çıkartıyordu.

Yalımların göğe doğru yükseldiğini gören erkekler de göl düzündeki meydan ateşininin çevresine toplandılar. Delikanlılık çağını çoktan geçmiş erkekler bile şakalaşıyorlardı. Bu kez delikanlılar atlamaya başladı yüksek yalımların üzerinden. Kimisi hızlanarak, kimisi bulundukları yerden, kimisi en üstte yanan oduna basarak, kimisi el ele tutuşarak birlikte atlıyorlardı. Yaşlı erkekler, cesaretini toplamada geciken gençlerle alay etmeye başladıklarında, yalımların boyu bir insan boyunu aşmıştı.

Sadi, ağabeyinin yanından hiç ayrılmamaya gayret ediyordu. Bu durumdan huysuzlaşan ağabeyi bir ara “Kuyruk gibi ne ardımda önümde dolanıp duruyorsun? Dur bir yerde ve seyret” dediğinde,  başına geleceği anlamıştı. Bu nedenle, meydan ateşinin biraz uzağında, insanların eline ayağına dolanmayacak şekilde, sabit bir kayanın üzerine oturdu ve  insanları izlemeye başladı. Gözü hep ağabeyindeydi. En çok ağabeyinin meydan ateşinde yanmasından korkuyordu. Ateşin üzerinden her atlayışında yüreği ağzından fırlayıp çıkacakmış gibi geliyordu. Bazen ağabeyi atlarken, o da yerinde  hopluyordu. Böylece ağabeyinin yanmadan karşı tarafa geçmesine yardım etmiş oluyordu.

Oturduğu kayanın üzerindeki ıslaklık kaba etlerini üşütmeye başladığında yerinden kalkarak ateşin yanına geliyor, kalçalarını ve sırtını ısıtıyordu. Meydan ateşinin yalımlarının çıkardığı ısı ile ısınmaya çalışan Sadi, ağabeyinin kendisine kızmaması için tekrar aynı kayanın üzerine çıkıyor ve oradan olanı biteni izliyordu.

İki çocuk ellerindeki uzun fındık çubuklarının uçlarını meydan ateşinde tutuşturarak havada sallamaya başlayınca, Sadi onlardan gözlerini ayıramaz oldu. Çubukların uçlarındaki kırmızı beneklerin beyaz sis denizi içinde bıraktığı izler, cicim dokumak için annesinin kızılağaç kökleriyle boyadığı iplere benziyordu. Meydan ateşinin alevleri sis içinde kaybolmaya başladığında, gençlerden birisi yüksek sesle “Odun getirmeyene seyir yasak” diye iki üç kez bağırdı. Çocukların çoğu yakacak kuru dallar getirmek için sis içinde kaybolmaya başladığında ateşin çevresinde sadece birkaç küçük çocuk ile yaşlı erkekler kalmıştı. Sadi, oturduğu kayanın üzerinden ağabeyinin gelmesini beklerken sis öyle yoğunlaştı ki, sadece ateşteki korlar ile çevresindeki insanların silueti seçilebiliyordu.

Odun toplayanların gelmesi gecikince önce yaşlılar, ardından da çocuklar göl düzündeki meydan ateşinin yanından ayrılmaya başladılar. Sadi, ağabeyinin gelmesi gereken yöne doğru bakıyordu. Biraz sonra sis arasından çıkıp geleceğine inandığından, umudunu yitirmek istemiyordu. Ellerini cebine sokarak ayağa kalktı ve biraz daha uzağı görebilmek umuduyla oturduğu kayanın tepesine çıktı. Sis içinden ateşe doğru yaklaşan karartıyı fark edince biraz sevinecek oldu ama, yaklaşan buzağı olduğunu görünce tekrar umutla beklemeye başladı.  Devamı için  tıklayınız ...

Anasayfaya Dön

 

 
sanat