Doğu karedeniz bölgesinin en batısının iç anadoluya bakan yamaçlarındaki ladin ağaçları ile çevrili Yaylacık yaylasını o yörede bilmeyin yoktu. Çoğu kez baharın ilk günlerinde, binlerce çiçeğin süslediği yamaçları yoğun sis bulutları arasından görebilmek için bazen günlerce beklemek gerekiyordu. Beyaz zambakların diz boyu yüksekliğinde olduğu günlerde başlayan sis, sanki lilyumların biraz daha serpilip insan boyu kadar büyümesini kolaylaştırmak için günlerce dağılmak bilmiyordu.
Sarı çuha çiçeğinin taç yapraklarında biriken su zerrecikleriyle susuzluğunu gidermek için uğraşan kantar böceklerinin duyargalarına yorgan ipi bağlayarak oynamaya alışkın olan çocuklar; bazen de siste dolaşmaktan yorgun düşmüş çekirgeleri iki ayağından tutup, karınlarını sürtüştürerek dövüşmelerini sağlıyordu. Ön ayaklarının yardımı ile kavgaya başlayan kuyruklu çekirgelerden birisi diğerinin ağzını ve çenesini parçaladığında, çocukların attığı sevinç çığlıklarını duyan anneleri, onların güvende olduğunu anlayarak, gündelik işlerini yapmaya gönül rahatlığı ile devam ediyordu.
Yaylacık yaylasındaki çocukların en sevdiği oyunlardan birisi de köpek eniklerini dalaştırmaktı. İri kıyım iki çocuk, iki eniği belerinden tutarak, aynı anda burunlarını birbirine hızlı hızlı sürterek, onların canını yakmakla başlardı oyun. Canı yanan enikler büyük bir gürültü çıkartarak birbirlerine saldırınca, çocukların çığlıkları ile eniklerin havlamaları sis altındaki yaylanın sessizliğini bozmaya yetiyordu.
Haftanın ilk günü başlayan sis üç gün boyunca Yaylacık yaylasının üzerine yeni sırınmış beyaz patiska yorganı gibi örtülmüştü. İki adım ötesini görmek mümkün değildi. Evlerin çevresinde otlayan malakların, danaların ve buzağıların kirpikleri üzerinde biriken su zerrecikleri, gözlerini daha belirgin hale getirmişti. Bakır güğüm ile bakracı köknar oluktan akan yayla suyu ile dolduran Gülbahar, eteğinin ucuna tutunan küçük oğlu ile birlikte eve geldiğinde, kirpiklerine biriken su zerreciklerini yaşmağının ucu ile sildi. Peştemalinin tersi ile küçük oğlu Sadi’nin de yüzünü, gözünü ve ince sarı saçlarını kuruladı. Oğlunu koltuklarının altından tutarak havaya kaldırdı “Sakın evden dışarıya çıkma. Kör dumanda kaybolursun” dedi.
Çocuklar göl düzüne toplanmışlar, bağırıp çağrışıyorlar; ormandan getirdikleri kuru ladin dallarını üst üste yığıyorlardı. Sadi’nin ağabeyi koşarak evden içeriye girdi. Baca başından bir tutam çıra ile kibriti alarak aynı hızla evden dışarıya çıktı ve arkadaşlarının yanına gitti. Kibritin ilk parlak yalımıyla tutuşan çıra demetini kuru ladin dallarının altına usulca yerleştirdi. Çevresine kümelenmiş çocuklardan en küçük bir ses bile çıkmıyordu. Çıra yalımları kuru çalıları tutuşturup, kurşuni renkteki dumanların odun yığının içine doğru girmesiyle sessizliğin yerini sevinç çığlıkları doldurmaya başladı.
Sadi, yayla evinin duvar tahtaları arasındaki en büyük aralıktan olanı biteni izlemeye çalışırken, kuru ladin dallarının arasındaki yalımların kızıllığı, yaylayı örtmüş sisin içinden zar zor gözüküyordu. Yalımlar odun yığınlarının üzerine ulaştığında, sisin ortasındaki kızıllık karşısında şaşkınlığa uğrayan çocuklar biraz geriye çekilerek yaktıkları görkemli ateşi izlemeye başladılar. Ateşin çevresinde oynaşan çocuklardan birisi koşarak ateşin yanına geldi ve yalımların üzerinden bir hamlede karşı tarafa atladı. Bunu gören öteki çocuklar da sırayla yalımların üzerinden atlamaya başladılar. Sadi’nin ağabeyi, arkadaşlarından daha cesur olduğunu kanıtlamak için, ikinci atlamasını farklı biçimde yapmak istedi. Önce ateşin yanından ger geri yürüyerek aradaki mesafeyi ayarladı. Ardından bütün hızıyla koşarak ateşe yaklaştı ve yanan odunların üzerine atladı. Birkaç saniye yalımların arasında bekledikten sonra karşı tarafa geçti. Çevredeki çocuklar çılgınlar gibi bağırıp çağrışıyorlar ve Sadi’nin ağabeyini biraz daha cesaretlendiriyorlardı.
Sadi olanı biteni iki tahta aralığından izlemek istemediğinden, başladı annesine yalvarmaya. “Anne ne olursun, kurbanın olayım. Ben de onların yanına gideyim. Vallahi de billahi de ağabeyimin yanından ayrılmam” dedi. Bir insanın başı sığacak kadar genişlikteki camsız pencereden dışarıya bakan anne, dışarıdaki şamatanın ne kadar tehlikeli bir oyun olduğunu hemen anladı. “Yavrum sen daha küçüksün. Meydan ateşinin yalımları seni yakar. Yakmasa bile dumanında boğulursun. Ya da her taraf sis, bu kör dumanda kaybolursun. Ateşte yanarsan, dumanda boğulursan, kör dumanda kaybolursan ben sensiz ne yaparım. Ölürüm uğruna ölürüm. Balım, peteğim, göz nurum. Gitme sen, annenin yanında kal” dedi. Sadi gözlerini tahta deliğinden ayırmadan, hem çocukların çılgınlıklarını izliyor hem de annesine yalvarmaya devam ediyordu. Bir ara mızmızlanmaya başladı. Baktı halen izin yok, bu kez ağlayıp sızlanarak annesinden izin koparmaya çalıştı. Sadi her yolu denedi ama bir türlü annesinden izin alamadıDevamı için tıklayınız ....