KÖPRÜ

Aydın Altunöz

Kavuniçi, elma sarısı ve kahve rengi süslemelerle bezenmiş yün çoraplarını, ardından da manda deresinden yapılmış yeni çarıkları özenle giydi. Saç örgüsü biçimindeki beyaz çarık iplerini dizlerinin altına kadar bacaklarına çaprazlama  dolayıp, kör düğüm olmamasına özen göstererek yanlarda püskül olacak biçimde bağladı. Pembe, kırmızı, mor yaban gülleri ile dikenli saplarının çevresindeki fıstıki yeşil, türbe yeşili, açık yeşil yaprakların süslediği basma entarisinin eteklerini kaldırarak beyaz patiska donunun lastikli paçalarını çoraplarının üzerine gelmeyecek şekilde aşağı doğru çekti. Zeytin gibi simsiyah gözlerinin üzerine farkında olmadan düşmüş gibi gözükmesine özen göstererek, kırmızı oyalarla çevrili başörtüsünün altından bir tutam perçemin görünmesini sağlamaya çalıştı. İki parmak genişliğindeki kuşağı beline takıp bağladıktan sonra göğüslerine bakmak için başını aşağıya doğru eğdi. Kuşağı biraz daha, iyice sıktığı halde göğüslerinin istediği gibi görünmediğini anlayınca, yüklüğün üzerindeki çuvaldan iki tutam yün alarak birisini sağ, diğerini sol göğsünün üzerine sıkıştırdı.

Güneşin ısıtamayan ölgün ışıkları ayazdan kaskatı  kesmiş kar kümelerini parlatmaya çalışıyordu. Yaprakları dökülmüş kayın ağaçları gibi soğuktan kaskatı olmuş kadın olanca gücüyle “Saniye, gavurun dölü, nerede kaldın?” diye bağırınca, genç kız evin kapısını aralayarak yavaşça başını dışarıya uzattı. Görünen güzellik ayazda katılaşmış kar kümelerini delerek güneşi görmeye çalışan sıklamen çiçeği gibiydi. Annesinin alay gizli gülümsemesinden utanan Saniye, güneşlemekte olan yeşil kertenkelenin ürkekliğiyle bir çırpıda geriye çekildi. Anne biraz sevecen, biraz otoriter  “Boyun devrilmeye. Ayazda taş kestim. Bu soğukta bekletme beni.” Diyerek kaykı ile kayan çocukların açtıkları çığırdan yürümeye başladı.

Çocukların oynadığı kaygan dik yolun sonuna geldiklerinde insanların açtığı çığırın bittiğini gördüler. Bundan sonrasını bazen domuz, bazen de kurt sürülerinin açtığı çığırlardan gitmeye başladılar. Önde anne arkasında kızı, diz boyu karla kaplı orman yolunda düşünceli adımlarla sessizce  yürüyordu. Karda yürümenin zorluğundan bacak kasarının katılaştığını anlayan anne yorgunluğunu gizleyerek “Süslenmesi kolay. Geç bakalım öne. Biraz da sen çığır aç da biz keyif sürelim.” dedi. Kar tozlarını sağa sola saçarak önü sıra yürüyen kızının önce omuzlarına ardından da kalçalarına baktı. Aklına gelen düşüncelerden kurtulmak için aşağıda, vadinin tabanında sessizce akmaya çalışan Melet Irağı’na baktı. Çağlayanların devamındaki bütün göller donmuştu. Sadece kara ile ak egemen olmuştu doğaya. Suskunluğu ortadan ikiye ayıran çağlayanların sesine ara sıra bir iki kara karganın, kuzgunun ya da alakarganın cırtlak sesi karışıyordu. Her karga sesine “Geberesice. Uğursuz hayvan.”diye karşılık veren anne dayanamayarak konuşmaya başladı.

“Büyüdün, genç kız oldun kızım. Bundan böyle yürürken, otururken, yatarken, kalkarken yani her zaman her şeye dikkat edeceksin. Ne yediğin ne içtiğin önemli değil, nasıl yediğin nasıl içtiğin önemlidir. Büyüklerin yanında konuşmayacaksın. Sorarlarsa söyleyeceksin. Söylerken gözlerin yerde olacak. Sesin duvarın arkasından duyulmayacak.”  Bunları söylerken kızının  kalçalarını sağa sola özenle sallayarak yürüdüğünü anlayınca “Seni gidi domuzun kızı”  diyerek bütün hışmıyla bağırmaya başladı. Yerden aldığı iki avuç dolusu kardan sıkı bir kar topu yaparak omuzlarının arasına fırlattı Saniye'nin...

Melet Irmağı üzerine yapılmış olan köprünün yanına gelince ikisi de yorgunluktan bitkin haldeydiler. Yün çoraplarının üzerindeki kıllara yapışan misket büyüklüğündeki kar toplarından kurtulmak için hızlı hızlı biraz da sert biçimde ayaklarını yere vurmaya başladılar.  Çoraplarına yapışmış karlardan kolayca kurtulamayacağını anlayan Saniye, önce ayağının birisini sonra diğerini köprü kaşındaki çay taşının üzerine koyarak  kar topaklarını eliyle temizlemeye çalıştı. Bir ara yaptığı işin anlamsızlığını anlayarak annesine yöneldi. Gözlerinin içine bakarak, usulca “Anne sana bir şey sormak istiyorum” dedi. Yıllarca  içini yakan, aklına geldikçe kalbini sızlatan, düşündükçe heyecanlandıran sorunun bu günlerde sorulacağını bilmenin bilgeliği ile “Hele şu köprüyü geçelim. O zaman sorarsın” diyerek konuyu değiştirmeyi başaran anne kızının elini sıkıca tutarak köprüye yöneldi.

Köprü, coşkun bahar sellerinden en az etkilensin diye Melet Irmağı’nın iki yakası üzerindeki karşılıklı iki kayalık arasına yapılmıştı. Burada ırmağın yatağı çok dar olduğundan, çağlayanlar yaparak akan suyun akış hızı çok sertti. Kayalıklar üzerine kuru taş duvarlar yapılarak köprü başlarının sağlamlaştırılmasına özen gösterilmişti. Köprü ayaklarının üzerine karşıdan karşıya uzatılarak konacak meşe ağaçlarının uzun olması köprünün sallanmasına neden olacağından, ayaklar üzerine beş altı metre uzunluğunda meşe ağaçları sıralanarak iki ayak arasındaki mesafenin küçültülmesi sağlanmıştı.             

Özlü meşe ağaçlarıyla yapılmış korkuluksuz köprünün üzerinden karşıya geçmek için ilk adımı attıklarında anne de kızı da korkunun tutsağı olmuşlardı. Korktuklarını belli etmemek için güçlerinin tümünü kullanıyorlardı. Bir ara anne aşağıya, köprünün altından çağlayanlar yaparak akan Melet Irmağı’na baktı. Ak köpükler oluşturan çağlayanların bittiği yerdeki gölün üzeri kalın buz tabakasıyla örtülmüştü. Aklına gelen düşünceyi kızıyla paylaşmaya gerek bile duymadan ani bir kararla geriye döndü. Melet Irmağının kenarına geldiklerinde annesinin ne yapmak istediğini anlayan Saniye, “Ya kırılırsa?” diyerek annesinin korkularını dillendirmeye çalıştı. “İkimizi tartmaz. Sen benden ağırsın. Önce ben geçmeye çalışacağım. Buz kırılmaya başlarsa hemen geriye kaçarım. Kırılırsa da sen beni kurtarırsın” diyerek annesinin önüne geçti.

Tehlikenin büyüklüğünü anlayan anne “Gel deli kız gel. Köprüden geçelim” diyerek kızının elini bu kez daha sıkıca tutarak köprüden geçmeye karar verdi. Saniye köprü üzerinde birikmiş olan karları ayağının birisiyle sürekli sağa sola atarak çığır açmaya çalışıyor, içini kasıp kavuran korkularından kurtulmak için de ha bire annesine sataşıp duruyordu. Sallanan köprünün ortasına geldiklerinde Saniye geriye dönerek annesinin sağ elini sıkıca kavrayıp “Korktun mu koca karı? Şimdi söyle bakalım. Beni Gebeme’ye niçin götürüyorsun?” diye annesinin gözlerine gülümseyerek bakmaya başladı. Kaçacak yeri ve zamanı olmadığını anlayan anne biraz çaresiz, biraz da zoraki bir ses tonuyla “Gebeme’ye neden gittiğimizi bilmiyorsun da niçin böyle süslendin gavurun dölü” dediğinde; ayaklarının altındaki çürük tahtanın kırılmasıyla oluşan çatırtıların sesleri Saniye’nin küçücük kalbindeki fırtınaların gümbürtüsünden duyulmaz olmuştu. Sağ eliyle annesinin elini sıkıca tutan Saniye, sol elini kırık köprü tahtalarının arasından yukarıya çıkaramıyordu. Annenin yeri göğü dolduran çığlıklarına Saniye’nin yürekleri dağlayan feryadı karıştığında kenetlenmiş iki elden birisi diğerini usulca terk etmek üzereydi.

Melet Irmağı’nın buz gibi soğuk sularının içine patates çuvalı gibi düşen Saniye, doğa üstü bir güçle çırpınarak hayatta kalmaya çalışıyordu. Çok kısa bir zaman aralığında çağlayanların bitimindeki  göle ulaşınca, suyun üzerinde oluşan buz tabakasına tutunmaya çalıştı. Buz katmanının kenarları ince olduğundan tutunduğu yer kurutulmuş yufka ekmeği gibi kırılınca tekrar gözden kayboldu. Saniye bir dalıp bir çıkarken sonunda öyle bir çıkış yaptı ki, kollarının ikisi birlikte kalın buz tabakasının üzerine adeta yapıştı.  Ayaklarını soğuk suyun içinde bir yerlere basabilmek için sallayıp dururken, kollarıyla da vücudunun alt bölümünü kalın buz tabakasının üzerine çekebilmek için uğraşıyordu.

Melet Irmağı’nın kıyısında olanı biteni acı dolu şaşkınlık içinde izleyen anne, ani bir karar ile buzun üzerine doğru cesur adımlarla yürümeye başladı. Korku ve yorgunluğun getireceği çaresizliği dağıtıp ona güç ve moral verebilmek için bir yandan da “Korkma kızım. Geliyorum. Dayan biraz” diyerek Saniye’nin yanına yaklaştı. Kollarından tuttuğu gibi bir çırpıda sudan çıkardığı kızına, meşe ağacına yapışmış sarmaşık gibi sarıldığı anda ayaklarının altında kırılan buz kütlesinin çıtırtılarını duymuyordu bile.

Kar, tipi, ayaz, buz derken saçaklardaki buzdan sarkıtların birer ikişer yere düştüğü günlerde Gebeme nahiyesindeki evlerin çatılarındaki kalın kar tabakaları da erimeye başlamıştı. Yeni eğelediği nacağı kolunun altına sıkıştırarak köprü yanına gelen muhtar Sırrı, kızılağaç dallarından birisini keserek uzun bir sırık yaptı. Melet Irmağı üzerindeki kalın buz tabakası kenarlardan içeriye doğru eriyerek incelmeye başlamıştı. Sırrı, nacağın küplentisiyle buzları kırmaya çalışıyordu. Kırılan her parça suyun akış yönünde hareket ederek, kırılmamış kalın buz tabakasının altına giriyordu. Melet Irmağı, buzla kaplı bölgelerde çağlayanlara göre daha yavaş ve durgun olduğundan, kırılan buz parçaları da yavaş hareket ediyordu. Uzun kızılağaç sırığı ile irili ufaklı buz parçalarının oynaştığı suyun içini karıştıran Sırrı gördüğü vahşet karşısında dizlerinin bağı çözülerek yere yığıldı.

Saniye ile annesi suyun içinde, aşağıdan yukarıya doğru elleriyle bastırarak kalın buz tabakasını kırmaya çalışırken ölmüşlerdi ancak, onları ölüm bile ayıramamıştı. 
2010 - Ankara

 

Anasayfaya Dön

 

 
sanat