İİLLA DA KIRIK LEBLEBİ

Alikemal Timuçin

Mahallenin ana sokağı ile kasabanın ana caddesinin birleştiği köşedeydi Ahmet Amcanın bakkal dükkânı. Ufarak, ince uzun, gösterişli, her zaman pırıl pırıl ve zengin…

Bu bakkal, kasabanın öteki bakkallarından farklıydı. Bir kere çok temizdi. Hep öncü uygulamalar yapardı. Şekerleri kapalı cam kavanozlarda olurdu. Rafları temiz ve düzenliydi. Bu raflar, o güne kadar görülmemiş, yenilen öteberiyle doluydu. Elbette kibrit, lüks lambası fitili, çakmak taşı gibi her eve gerekli şeyler de satılırdı. Ama daha çok sattığı yiyecekleriyle tanınırdı. Camları pırıl pırıldı. Kapısının önü de yaz günleri su ile çilenir, sık sık süpürülürdü. Tüm bunların yanında bir ünü daha vardı bu dükkânın: ürünlerinin pahalı olması ve burada veresiyeye pek olumlu bakılmaması…

Sahibi ufak tefekti. Öyle olmasa o ufarak dükkana sığmazdı elbette. Ama çok hareketliydi, olduğu yerde duramazdı. Kıpır kıpırdı. Sanırım kulağının arkasında bir kalem olurdu. Buna herkes hayret ederdi. Çünkü ona veresiye önermek yasaktı. Kalemin orada ne işi vardı ki! Yine de veresiye verdiği seçilmiş müşterileri vardı. Onlara kısıtlı satış yapılırdı. Bir kere, veresiye açılan ailelerin çocukları bu haktan yararlanamazdı. Borç da aylıktı ve ay başında kapatılmalıydı. Yoksa hesap tümden kesilirdi… Mahalledeki büyük küçük herkesi tanır, çoğunu adıyla çağırırdı. Bir özelliği daha vardı ki tüm mahalleli onun bu özelliğini bilir ve ona göre davranırdı: parayı almadan malı vermezdi…

Mahallenin çocukları için Ahmet Amcanın dükkânından alış veriş yapmak çok ayrıcalıklı bir şeydi, ama olanaksız da değildi. Dükkâna giren önce alacağı ürünün parasını göstermek zorundaydı. Ya da çok güvendiği bir kişinin çocuğu olmalıydı. Benim çok önemli bir ayrıcalığım daha vardı; satın aldığım ürünün en kalın kese kağıdına koyulmasını isterdim. Bu da Ahmet Amcanın hoşuna giderdi. Neden gitmesin ki… Bu torbalar, gazete kağıtları ile yapılmıştı. Bunların arası Teksas, Tommiks, Teks, Zagor –acaba o zaman bu var mıydı?- yapraklarıyla kalınlaştırılmıştı. Yapıştırıcı olarak kullanılan kalın çiriş unuyla da ağırlaştırılmıştı. Bu kese kağıtları şeker, leblebi, incir fiyatıyla satılırdı. İsteyerek aldığım bu kese kağıtlarını evde içi boşaltıldıktan sonra özenle açar, araya tıkıştırılmış resimli roman sayfalarını çıkarırdım. Bunları konu bütünlüğü içinde bir araya getirmeye çalışır, okurdum. Bir araya gelen sayfalar çoğu kez bir öykü bütünü oluşturmazdı. O eksikleri de kendi düş dünyama göre tamamlamaya çalışırdım. Böylece hem okuma hem de kurgulama becerilerimi geliştirmiştim, farkında olmadan.

Ahmet Amcanın dükkânı ile ilgili çok önemli bir anım daha vardı.

Bu kuşağın tek oyuncağı heyecandı. Bu heyecanları da kendi kendilerine yaratırlardı. Oyunlarının tümünde heyecan ögesi temel unsurdu. Bu olaylarda baş rolü almak, bu rolün gereğini yerine getirmek, kendi aralarında övünç kaynağı olurdu. Bu oyunlardan birisi de açıkta satılan yiyeceklerden, bakkalın haberi olmadan almaktı. Bu heyecanı yaşamak için çoğunlukla birkaç arkadaş birden dükkana girilir, arkadaşlardan bir ikisi bakkalı meşgul ederken öteki kişi gözüne kestirdiği yiyeceği ceplerine doldurur. Başarılırsa dışarı çıkıldığında el konulan (çalınan değil) mal, eşit bir biçimde dağıtılır. Olayda yaşananlar abartılı bir biçimde anlatılarak gırgır yapılır. Yiyecekleri cebine doldururken elleri titreyen, sırtından terler akan, yüreği korku ve heyecandan küt küt atan kişiler bile bir kahraman kesilir…

Bu oyunlarda elbette ben de yer aldım ve her zaman da baş rolü üstlendim. Arkadaşlarım Ahmet Amca’yla akide şekeri (ki çoğunlukla İstanbul şekerinin susamlısı gözdeydi) tartışmaları, pazarlığı yaparken ben kayıtsızca sağı solu gözler, tam uygun zamanı yakaladığımda da cebimi doldururdum. Arkadaşlarımın Ahmet Amca’yla yaptıkları tartışmaları duymazdım bile. Tüm dikkatimi yapacağım işe yöneltirdim. Kulaklarımdaki zonklamalara, yüreğimin küt kütleri eşlik ederdi. Sırtımdan soğuk terler akar, ayaklarım karıncalanırdı. Bu duygular içinde kırık leblebi çuvalının önünden ayrılmazdım. Benim gözdem kırık leblebiydi. Arkadaşlarım niye bütün leblebi almadığım konusunda beni her zaman sorgularlardı; ama ben, bu konuda kesinlikle ödün vermezdim: illa da kırık leblebi... Kırık leblebinin tadı bir başkaydı. Yenmesi daha kolaydı. Üstelik avuçlaması da çok kolaydı. Parmak aralarından akmazdı.

Elbette bu oyun oynanırken yakalanmalar da olurdu. Yakalananların cezası hemen orada kesilirdi: önce kulaklar çekilir, ceplerdeki paralar toplanarak zarar ödenir, yetmezse kalan para babalardan tahsil edilir… Bu arada da dürüstlük üzerine öğütler verilir. Akşamüzeri evlerine giderken dükkânın önünden geçen babalar çevrilir, gündüz yaşanan olay anlatılır. Eve gelen baba çocuğu, ailenin önünde azarlar, kulağını çeker, utandığını söyler. Çocuk ise neden utanıldığını anlamaz. Çünkü o oyun oynamış ve yakalanmıştır. Zaten arkadaşları arasında alaya alınarak gerekli cezaya çarptırılmıştır. Hele babasının niye utandığına da bir anlam veremez. Çünkü biliyor ki büyük bir olasılıkla babası da bu tür olayların benzerini yaşamıştır.

Bu yaşadıklarımın ilginç yanı, Ahmet Amcanın beni hiç yakalayamamasıydı. Üstelik birkaç kez yakalanmama ramak kalmış, sanki son anda Ahmet Amca görmezlikten gelmişti. Bunu arkadaşlarımla da konuşmuş, ama bir sonuca varamamıştık. Kimisine göre, bana öyle gelmişti, aslında sezse bile tepki gösterirdi Ahmet Amca. Kimisine göre de –biraz da alaya alarak- ben torpilliydim. 

Bir gün babamla birlikte çarşıya gidiyorduk. Elbette Ahmet Amca’nın dükkânının önünden geçmek zorundaydık. Yine her zaman olduğu gibi ben vitrini izlerken babam da kapının önündeki Ahmet Amca’yla selâmlaştı. O anda bana her zaman arkadaş gibi davranan babama, kırık leblebi olayını anlatmaya karar verdim. Babam beni sonuna kadar dinledi. Hiç kızmadı. Hatta çok iyi anımsıyorum, elini omzuma attı. Şaşırdım, ama hiç öğüt de vermedi. Yalnız, yaptığımın yanlış olduğunu, ama yaptığımı artık sonlandırmam gerektiğini söyledi. Çarşıdaki işimiz bitti. Ben eve dönerken babam yine eli omzumda benimle yürüdü. İkinci kez şaşırdım. Çünkü kendisi eve dönmeyecekti. Elbette bu davranışını sorgulayamazdım. Bunun nedenini Ahmet Amca’nın dükkânının önüne gelince anladım.

Beni de yanına katarak içeri girdi. Selâmlaşmanın ardından babam, benim anlattıklarımı, Ahmet Amca’ya aktardı. O da hiç tepki vermeden, hatta hafifçe de gülümseyerek dinledi. Gülümserken de bana bakıyordu. Verdiği yanıt babamdan çok beni şaşırttı: “Elbette sezdim de gördüm de…” Nasıl şaşırmayayım, beni görmüş; –demek ki arkadaşlarım haklıydı- torpilli olduğum için görmezlikten gelmişti. Meğer bu da değilmiş, görmezden gelmesinin nedeni “bana yakıştırmamasıymış”. Artık babamla Ahmet Amca’nın aralarında neler konuştuklarını anımsamıyorum. Sadece gülümseyerek konuştuklarını ve babamın hiç ayırmadığı elinin ara sıra omzumu sevgiyle sıktığını anımsıyorum.

O günden sonra babam iyice arkadaşım oldu. Ahmet Amca da yine pahalıcı, temiz bir bakkaldı benim için. Ancak yine resimli roman kaynağım ve elbette insanlara “anlayışlı olmak” özelliğinin ilk örneği idi.

Ah o kırık leblebilerin tadı ve yaşattıkları! Nerede bulabilirim acaba? Yeniden çocuk mu olsam yoksa?

 

Anasayfaya Dön

 

 
sanat