ELEŞTİRİ

Değerli Dostum Aydın,

"Mesudiye Şehitler Anıtı ve Sanat Eleştirisi"ni özenerek ve iyice anlayabilmek için birkaç kez okudum... Akademik bir kaynaktan algılanan "eleştiri" sınıflandırması eleştirmenliği meslek edinmiş kişiler için geçerli olabilir. Hele sanat eleştirmenleri bu açıklamaları göz ardı etmemeli. "Görüş ve düşünce" belirtmeye yönelik değerlendirmeler, akademik eleştiri olarak algılanmamalı. Kaldı ki sen bu makaleyi bir konuşmadan oluşturmuşsun sanırım. Amacın da yapılan bir heykelin eleştirisi yapılırken hangi kıstaslarla hareket edilmesi gerektiğini anlatmak. Bu nedenle makale genelden özele kaymış. Olabilir. Ama burada anlatılanlar bizlerin bir çalışmaya ilişkin "görüş ve düşünce"lerimizi açık yüreklilikle belirtmememize neden olmamalıdır. 

Elbette bu konuları yüz yüze de tartışmalıyız. Eksiklerimizi belirleyip, gidermeye çalışmalıyız. Sen, bu yönden bana çok lazımsın. 
Anı/öykünün açıklamalı eleştirilerini özenerek okudum. Kimi düzeltmelerini anı/öyküye olduğu gibi yansıttım. Açıklamalarla ilgili anlamadıklarımı ayrı renklerle yazdım. Ek eleştirinde bunlarla ilgi görüşlerini bekliyorum.

Dostum, Körduman'ı okudum. Eline sağlık. Düşünülerek, yöresel öğeler yerli yerinde kullanılarak güzel bir uzun öykü oluşturmuşsun. Annenin duygularını çok net olarak vermişsin. Hele final çok güzel olmuş. Ananın çığlığı çok güzel. Mungan’ın bir oyunu da böyle bir çığlıkla biter: “Aneeeeyyyyyy!” yıllardır o çığlığı unutamadım. Sen de ananın yakınan çığlığıyla bitirip, öykünün yoğunluğunu okuyanın içine işlemişsin. (ikilemenin bu biçimiyle kullanıldığı az da olsa görülür. Ama ikilemelerde önce anlamlısı “zor”, ardından da anlamsızı (zar) söylenmesi genel kuraldır. Ben olsam genel kuralı uygularım, yani “zor zar”)  Ancak bu öykünün temaları karışmış gibi. Ben sandım ki “Topçam Yaylaları’nın güzelliklerini aktarmak, sezdirmek” amacıyla bu öyküyü oluşturmuşsun. Öyküyü bu duygularla izledim, ama çok dramatik bir biçimde bitiverdi. Ağzımın tadı kaçtı dersem yeridir. Bunu derken öykünün kötü bittiğini ya da finalinin yetersiz olduğunu söylemek istemiyorum. Diyorum ki, öyküdeki yerin ve olayların betimlemelerini güzel –hatta gerektiğinden fazla ayrıntıya girerek- vermişsin. Okuyucuyu, hele benim gibi yaşayarak okuyanları- güzel bir düş dünyasına götürmüşsün, hiç beklenmedik bir biçimde bitirmişsin. Ne bileyim, belki de amacın temelden buydu; belki de senin doğrun bu: önce bal, sonra da biber ver…

Dostum, uzun öykülerde roman tadı aranır olur. Öykünün tadı, öykü uzadıkça kaçar bana göre. Uzun uzun betimlemeler, gereksiz ayrıntılar, yinelemeler öykünün öyküsel etkisini törpüler. Anlatılanların güzellikleri, bellekte oluşturduğu resimleri, öyküdeki olayın önüne geçer. Bu da öykünün güzelliğini azaltmaz ama tadını kaçırır.

Bunların tümü benim görüşlerim, elbette temel doğru değil. Göz ardı edersen senin bileceğin iş. Ama bu düşünceler doğrultusunda tartışmak istersen seve seve tartışırım seninle. Biliyorum ki sen –bazen yanılsan da- her zaman doğruyu, gerçeği arayıp savunmuşsundur.

Sevgiyle öpüyorum, kalemine ve beynine sağlık diyorum. Yaz, hep yaz…

Sevgili Dost Alikemal, 
“İlla Da Kırık Leblebi” ucu çatlamış Antep fıstığı gibi insanın içini kıpırtadıyor. Ellerine sağlık.
Bence  (ki çoğunlukla İstanbul şekerinin susamlısı gözdeydi) gibi, (ki) ile başlayan tümcelerin süslediği yazın türü çok gerilerde kaldı.

 Sana göre öyle. Bana göre bu tür tümcelerin tadı çok değişik. Ayrıca birçok yazar, anılardan çıkışla oluşturduğu yapıtlarında bu tür tümceleri kullanıyor. Bana göre kullanılmalıdır da…

(çalınan değil)
–demek ki arkadaşlarım haklıydı-
–biraz da alaya alarak-
–acaba o zaman bu var mıydı?-

Bu tür çıkıntılar dikkatimi çekti. Roman ve öykü yazan bir kadın yazarın sözleri geldi aklıma. “İçinde resim olmayan kitaba kitap demem” diyerek, düz yazıyla anlatamadıklarını fotoğraflarla anlatmaya çalışıyor gibime gelmişti.

Fotoğrafa olan tutkun depreşmiş; bu sözü de öne sürüyorsun. Kaldı ki o yazarın bu sözüyle “betimleme”nin önemini vurgulamış sanırım. Bu “çıkıntılar” da geçmişe yönelik çağrışımları sağlıyor; unutma, bu öyküler birer anı/öykü…

Canım benim... Sözcükler ve tümceler karaborsada mı? Bulmakta güçlük mü çekiyorsun yoksa? Acelen ne? Bir paragraf daha açsan elin mi acır?

 Sana yaptığım eleştiri de belirtmiştim; benim tarzım bu: az tümce ve sözcükle çok şey anlatabilmek. Buna ulaşamamışsam, yani bu kısacık öyküyü okuyanda bir şeyler uyandıramamışsam bunun nedeni sözcük ve tümce kısırlığından değil, anlatımın yetersizliğindendir. Onu da geliştirmeye çalışıyorum.

 Şimdi diyeceksin ki “Bu insanlar yazma ve okuma özürlüdür. Kısa fıkraları bile okumaktan uzak duruyorlar. Öykü uzun olursa okurun canı sıkılır, vesaire vesaire...” Haklısın. O zaman uzun yazmayacaksan, bir el kol işaretiyle bitir işi gitsin. İste o zaman aklıma başka şeyler gelir.

Aklına ne gelir beni ilgilendirmiyor. İşte benim tam da anlatmak istediğim bu; çok etkili tümce ve sözcüklerle işi “kısa yoldan” bitirmek…

Sanatın tarihine bakınca, “anlatmak” için çok farklı yöntemlerin kullanıldığını görmekteyiz. Yazı, harf, rakam gibi sembollerle sözcük, tümce ve noktalama işaretlerinin egemen olduğu edebiyat; çizgi ve rengin egemen olduğu iki boyutlu resim; değişik düzenleme ve formların egemen olduğu üç boyutlu heykel; nota ve çeşitli seslerin egemen olduğu müzik; bunlardan iki ya da daha çoğunun birlikte kullanıldığı çeşitli sanat dallarını düşününüz. Bu sanat dallarındaki bazı sanat akımları çağlarında popüler olmasına karşın, bazıları da bütün zamanlarda beğeni görmüştür. Demek ki üretildikleri zamanlarda ya da bütün zamanlarda beğeni gören sanatsal yapıtlara  daima saygıyla yaklaşılmaktadır. Bu nedenle, emeğine duyduğum saygı ile daha da ileriye gitmeden eleştirilerime son vermek istiyorum.     
Sevgi ve saygılarımla...

Çok yanlış bir yaklaşım; anlatacakların varsa anlat… Bu öykü onun için sana gönderildi. Övgü beklemiyorum; bu nedenle aklından geçenler neyse yazmalısın. Görüşlerini –olumlu ya da olumsuz- önemsemeseydim öykülerimi göndermezdim. Benim tanıdığım Aydın, düşündüklerini çekinmeden söyler. Bu nedenle, “İlla da Kırık Leblebi” adlı anı/öyküme yaptığın eleştiriyi “topal eleştiri” olarak algılıyorum ve yeniden eleştirmeni istiyorum; caannıııımmmm!..

Aynı duygularımı daha yoğun olarak gönderiyorum…. AKT

...........................................................................

Birazcık Halil


’Yaşasın Tam Bağımsız Türkiye!’ diyenlerin vatan haini olarak algılatıldığı bir dönemde, 1972 tarihinde doğan Hasan Sever’in 23 yıl yaşadığı topraklardan koparılarak başkalarının yurdunda, umutlarının ardında koşarak mutluluk arama zorunda bırakılması ’Birazcık Halil’ gibi bir kitabın doğmasına katkı sağlamış olmalı. Devamı için tıklayınız ...

 

 

 

Anasayfaya Dön

 

 
sanat