ALA GEYİK
Annem “Ben ölürsem, baban başka bir kadınla evlenir. Siz o zaman üvey annenin ne demek olduğunu anlarsınız” diyerek masal anlatmaya başladı.
Ay ve Gün adında birisi erkek, diğeri kız olan iki kardeş varmış. Erkek çocuğun adı Gün, kız çocuğun adı Ay imiş. Babaları annelerini, anneleri de babalarını çok seviyormuş.
Havalar öylesine soğumuş ki, dışarıdaki köpekler bile soğuktan titreyerek kurtlar gibi uluyormuş. Evlerindeki teneke sobanın içinde yanan meşe odunları, sadece sobanın çevresindekileri zor zar ısıtabiliyormuş. Odanın taban tahtalarının arasından giren soğuk hava, yere serili cicimleri bile yukarıya kaldırıyormuş. Evin soğumaması için hamur sürülmüş gazete parçalarıyla kapının ve pencerelerin pervazlarındaki delikleri yapıştırmaya çalışan anne çok yoruluyormuş.
Uzun boylu, buğday tenli, sarı saçlı, kara gözlü ve tatlı dilli olan anne, çocuklarının üşüyüp hasta olmaması için sırtındaki hırkasını Ay’a; ayaklarındaki çorapları Gün’e giydiriyormuş.
Rüzgarlı havalardan sonra sağanak yağmurlar başlamış. Sanki gök delinmiş gibiymiş. Rüzgarın önünde deli gibi savrulan yağmur tanecikleri, pencere camlarının kenar boşluklarından içeri girmeyi başardığında, anneleri deli gibi oradan oraya koşuşuyormuş. Çatının kırık kiremitleri arasından sızan yağmur suları içeri girmeye başlayınca, her damlanın düştüğü yere bir kap koyuyormuş anne. Düşen damlaların boş kaplardaki çıkardığı seslerin armonisi, dışarıdaki rüzgarın sesine karışıyormuş.
Teneke sobanın borusundan çıkan dumanlar, acelesi varmış gibi, hemencecik yağmur damlalarının arasında kayboluyormuş. Bazen kuzey batıdan esen sert rüzgarın etkisiyle dışarıya çıkma fırsatı bulamayan dumanlar, sobanın kapağından çıkarak evin içini dolduruyormuş.
Çatıdaki kırık kiremitlerden akan yağmur sularıyla dolan kapları boşaltıp, tekrar aynı yere koyan anne, çevreye sıçramış olan suları beyaz, eski bez parçasıyla silmeye çalışıyormüş.
Anne, çocuklarının üşüyüp hasta olacağını anlayınca, Gün’ün başını bohça, Ay’ın başını da yazma ile sıkıca bağlayıp, ikisini de yatağın içine yatırdıktan sonra, üzerlerini yorgan ile sıkıca örtüyormuş. Yatağın içinde birbirlerine sıkıca sarılan kardeşler, hayli zaman sonra ısınabiliyorlarmış.
Soba içeriyi iyice ısıtmaya başlayınca, iki kardeş yataklarından dışarıya çıkarak annelerine yardım etmeye çalışıyorlarmış. Ayakları çıplak, başı açık ve sırtında hırkası bile olmayan annelerinin öksürdüğünü gören çocuklar, ne yapmaları genetiğine bir türlü karar veremiyorlarmış. Akşam yemeklerini yedikten sonra, anneleri ile birlikte aynı yatakta yatan çocuklar, annelerine öylesine sarılıyorlarmış ki, onları birbirlerinden ayırmaya kimsenin gücü yetmiyecek sanıyorlarmış. Sabah olduğunda soba sönmüş, oda soğumuş ve yağmur daha hızlı yağmaya devam ediyormuş.
Bir gün sobayı yakmak için yataktan çıkan anne, uzun uzun öksürerek yere yığılmış. Ay ile Gün annelerinin yanına geldiğinde, annelerinin cansız bedeniyle karşılaşmışlar. Çocukların ağlama sesleri yeri ve göğü yırtacak kadar güçlü çıkıyormuş. Ağlama seslerini duyan komşular koşuşarak yardımlarına gelmişler. Birisi Ay’ı, diğeri Gün’ü alarak evlerine götürürken; öteki komşular da anneleri için yapılması gerekenleri tartışmaya başlamışlar.