ALA GEYİK

Aydın Altunöz

Annem “Ben ölürsem, baban başka bir kadınla evlenir. Siz o zaman üvey annenin ne demek olduğunu anlarsınız” diyerek masal anlatmaya başladı.

Ay ve Gün adında birisi erkek, diğeri kız olan iki kardeş varmış. Erkek çocuğun adı Gün, kız çocuğun adı Ay imiş. Babaları annelerini, anneleri de babalarını çok seviyormuş. Havalar öylesine soğumuş ki, dışarıdaki köpekler bile soğuktan titreyerek kurtlar gibi uluyormuş. Evlerindeki teneke sobanın içinde yanan meşe odunları, sadece sobanın çevresindekileri zor zar ısıtabiliyormuş. Odanın taban tahtalarının arasından giren soğuk hava, yere serili cicimleri bile yukarıya kaldırıyormuş.  Evin soğumaması için hamur sürülmüş gazete parçalarıyla kapının ve pencerelerin pervazlarındaki delikleri yapıştırmaya çalışan anne çok yoruluyormuş.

Uzun boylu, buğday tenli, sarı saçlı, kara gözlü ve tatlı dilli olan anne, çocuklarının üşüyüp hasta olmaması için sırtındaki hırkasını Ay’a; ayaklarındaki çorapları Gün’e giydiriyormuş.
Rüzgarlı havalardan sonra sağanak yağmurlar başlamış. Sanki gök delinmiş gibiymiş. Rüzgarın önünde deli gibi savrulan yağmur tanecikleri, pencere camlarının kenar boşluklarından içeri girmeyi başardığında, anneleri deli gibi oradan oraya koşuşuyormuş. Çatının kırık kiremitleri arasından sızan yağmur suları içeri girmeye başlayınca, her damlanın düştüğü yere bir kap koyuyormuş anne. Düşen damlaların boş kaplardaki çıkardığı seslerin armonisi, dışarıdaki rüzgarın sesine karışıyormuş.

Teneke sobanın borusundan çıkan dumanlar, acelesi varmış gibi, hemencecik yağmur damlalarının arasında kayboluyormuş. Bazen kuzey batıdan esen sert rüzgarın etkisiyle dışarıya çıkma fırsatı bulamayan dumanlar, sobanın kapağından çıkarak evin içini dolduruyormuş.

Çatıdaki kırık kiremitlerden akan yağmur sularıyla dolan kapları boşaltıp, tekrar aynı yere koyan anne, çevreye sıçramış olan suları beyaz, eski  bez parçasıyla silmeye çalışıyormüş.
Anne, çocuklarının üşüyüp hasta olacağını anlayınca, Gün’ün başını bohça, Ay’ın başını da yazma ile sıkıca bağlayıp, ikisini de yatağın içine yatırdıktan sonra, üzerlerini yorgan ile sıkıca örtüyormuş. Yatağın içinde birbirlerine sıkıca sarılan kardeşler, hayli zaman sonra ısınabiliyorlarmış.

Soba içeriyi iyice ısıtmaya başlayınca, iki kardeş yataklarından dışarıya çıkarak annelerine yardım etmeye çalışıyorlarmış. Ayakları çıplak, başı açık ve sırtında hırkası bile olmayan annelerinin öksürdüğünü gören çocuklar, ne yapmaları genetiğine bir türlü karar veremiyorlarmış. Akşam yemeklerini yedikten sonra, anneleri ile birlikte aynı yatakta yatan çocuklar, annelerine öylesine sarılıyorlarmış ki, onları birbirlerinden ayırmaya kimsenin gücü yetmiyecek sanıyorlarmış.   Sabah olduğunda soba sönmüş, oda soğumuş ve yağmur daha hızlı yağmaya devam ediyormuş.

Bir gün sobayı yakmak için yataktan çıkan anne, uzun uzun öksürerek yere yığılmış. Ay ile Gün annelerinin yanına geldiğinde, annelerinin cansız bedeniyle karşılaşmışlar. Çocukların ağlama sesleri yeri ve göğü yırtacak kadar güçlü çıkıyormuş. Ağlama seslerini duyan komşular koşuşarak yardımlarına gelmişler. Birisi Ay’ı, diğeri Gün’ü alarak evlerine götürürken; öteki komşular da anneleri için yapılması gerekenleri tartışmaya başlamışlar. 

Geçimini ticaret yaparak sağlayan  baba, bir hafta sonra eve geldiğinde acı haberi yaşlı komşulardan öğrenmiş. Acısını içine gömerek, bağırıp çağırmadan, sessiz ve hüzün içinde o gün akşama kadar ağlamış. Sabah olduğunda, çocuklarını yanına alarak onlarla her şeyi uygun biçimde konuşmaya çalışmış. Ay ve Gün, babalarının her sorusunu “Sen daha iyisini bilirsin baba” diye cevaplamışlar. Baba, bir kaç hafta çocukları ile birlikte yaşamış. Çocuklarının her isteğini yerine getirerek, onlarla birlikte olduğu günlerde çok mutu olmuş. Çalışmak için bulundukları yeri terk etmek zorunda kalan baba, evde yalnız kalan çocuklarını merak etmeye başlamış. Evine geri döndüğünde, yaşlı komşular birkaç gece konuk olarak gelmişler. Aradan birkaç gün geçince de, karşı komşunun kızı ile babayı evlendirmişler.

Babalarının evlendiği gece, Ay ile Gün komşularda  yatmış. Sabah olduğunda, babaları yeni anneleriyle birlikte gelerek onları eve getirmişler. Babaları, annelerinin bir daha geri gelmemek üzere cennete gittiğini anlatmaya çalışmış. Her gece uyumadan önce yattıkları odaya sessizce giren babaları, onları öpüp kokluyormuş. Yorganlarını üzerlerine sıkıca kapattıktan sonra, lambayı söndürüp, odadan çıkıyormuş.

Soğuk kış geceleri Ay, Gün’ün yatağına girip, ona sıkıca sarılarak uyuyormuş. Bir gece, dışarıdan gelen rüzgar sesinden korkmuşlar. Odanın karanlığında ne yapacaklarını bilemeyen  Ay ile Gün, başlamışlar yüksek sesle ağlamaya. Ağladıkça korkuları daha da çoğalmış. Dışarıda çakan şimşeklerden, kısa bir an bile olsa içerisi aydınlanıyormuş. Yorgandan kafasını dışarıya çıkartmaya korkan çocuklar, bütün güçleriyle annelerini çağırmaya başlamışlar. Elinde gaz yağı lambasıyla içeriye giren yeni anneleri başlamış onlara bağırıp çağırmaya.

“Bir daha ağlamayın. Ne güzel uyuyordum, uykumu böldünüz. Anneniz yok artık. O öldü. Bir daha da geriye gelmeyecek. Boşu boşuna onu çağırmayın. Hem korkacak ne var? Neden korkuyorsunuz? Yağmur yağarken şimşek çakar, gök gürler. Sonra da yıldırım düşer. Bir daha bağırıp çağırırsanız, o yıldırımlar sizin başınıza düşer, siz de anneniz gibi ölüp kara toprak altına yatarsınız. Susun ve bir daha uykumu bölmeyin” dedikten sonra kapıyı hızla kapatarak odadan dışarıya çıkmış.

Sabah olduğunda üvey anneleri Ay’ı  su getirmek için çeşmeye, Gün’ü odun getirmek için ormana göndermiş. Babaları gelene kadar hep böyle çalıştırmış çocukları. Su ve odun getirme işi bitince, yeni yeni işler yaptırıyormuş üvey anneleri. Evin süpürülmesi ve bulaşıkların yıkanması işini Ay, odunların eve taşınması ve sobanın yakılması işini Gün yapıyormuş. Bir iş bitince hemen başka bir iş buluyormuş üvey anneleri.

Gündüz iş yapmaktan çok yorulan çocuklar, geceleri derin bir uykuya dalıyormuş. İkisi de rüyalarında annelerini görüyorlarmış. Anneleri melek olup, onların yanına gökten uçarak geliyormuş. Çocuklarının ikisini de kucaklayıp, evin penceresinden uçarak; çiçeklerle süslü çayırların üzerindeki kuş tüyünden yapılmış yatakların üzerine bırakıyormuş. Çayırların alt tarafındaki derenin çağlayanlarının çıkardığı sesler Ay ile Gün’e ninni gibi geliyormuş. Yatağın hemen kenarındaki görkemli meşe ağaçlarının dalları arasındaki kuşların cıvıltısıyla uyanmaktan korkuyorlarmış.

Anneleri çayırlardan topladığı sarı, kırmızı, mor, lacivert, eflatun ve mavi kır çiçeklerini saçlarının örgüleri arasına takarak onlara doğru koşuyormuş. Koşuyormuş ama, bir türlü çocuklarına kavuşamıyormuş. Ay ile Gün ikisi birlikte “Anneee” diye bağırınca, üvey anneleri  odaya hışımla girip, çocukları azarlamaya başlıyormuş.

“Ben size anneniz öldü, bir daha geriye gelmeyecek demedim mi? Sesinizi çıkarmadan uyuyun. Yarın, sabah olduğunda yapılması gereken bir sürü iş var. Beni de rahatsız etmeyin artık. Sizinle uğraşmaktan kendime bir dakika zaman bile ayıramıyorum. Siz benim başımın belası mısınız?” diyerek çocukların rüyalarını yarıda kesiyormuş.

Aradan günler, aylar geçmiş. Yeni annelerinin karnı büyümeye başlamış. Yeni anneleri “Bana anne demeyin. Ben sizin anneniz değilim. Sizin anneniz öldü. Bir daha bu eve  dönmeyecek. Bundan sonra bana cici anne diyebilirsiniz” demiş.  Ay ve Gün cici annelerinin her isteğini yerine getirmek için çok dikkat ediyorlarmış. Bir aksilik olunca cici anneleri kendilerini çok azarlıyormuş. Kaynayan süt taşınca, pişen yemeğin dibi yanınca, yoğurt ekşiyince, kedi ocağın önünde uyuyunca, köpek uzun uzun uluyunca cici annenin canı sıkılıyormuş. Cici anne her canı sıkılınca da Ay ile Gün’e çok kızıyormuş. “Siz uğursuzsunuz. Sizin uğursuzluğunuz yüzünden süt taştı, sizin uğursuzluğunuz yüzünden yemeğin dibi yandı. Sizin uğursuzluğunuz yüzünden yoğurt ekşidi” diyerek Ay ile Gün’e çok kötü sözler söylüyormuş. Cici annenin karnı büyüdükçe aksilikleri  de artmaya başlamış.

Ay genç kız olduğunda badem biçimindeki kara gözlerinin üzerinde yay gibi kaşları, kuzguni renkteki bukleli uzun saçları; kırmızı elma biçimindeki yanaklarının birisinde, dudağının bitimine yakın bir yerde küçücük bir beni ve yürüyen selvi ağacı gibi vücudu varmış. Gün delikanlı çağına geldiğinde, kara bıyıklarının altına bir bölümü gizlenmiş gergin dudakları, soldan sağa doğru özenle taranmış kumral saçları, güçlü kasların sarmaladığı uzun kolları ve yay gibi gergin bacakları varmış.

Annem, masalın sonunu bir türlü getirmek istemiyordu. Ne kadar yalvarsak, ne kadar sızlansak başaramıyorduk masalın sonunun nasıl bittiğini öğrenmeyi. Hemen bir bahane bulup, yanımızdan ayrılıyor ve başka işlerle meşgul oluyordu. Babaları eve geldiğinde cici anne öyle şirin ve tatlı dilli oluyormuş ki, Ay ile Gün bu duruma bir anlam  vermede çok zorlanıyormuş. Ay, evi süpürmeye başlayınca cici anne hemen elinden süpürgeyi alıp “Sen yorulma kızım. Ben süpürürüm evi. Sen git bez bebeklerinle oyna” diyormuş. Gün, kesilmiş odunları eve taşımaya başlayınca, cici anne hemen müdahale ediyormuş “Yavrucuğum, kolların yeterince güçlü değil. Yorulacaksın. Sırtın terleyecek. Sonra da hasta olacaksın. Yazık sana. Bırak o kocaman odunları. Baban taşır. Sen git meşe ağacına salıncak kur. Kardeşinle birlikte salıncakta sallan”  diyormuş.

Devamını okumak için tıklayınız ...

 

Anasayfaya Dön

 

 
sanat