anasayfa    makaleler    gezi    sanat  eğitim    öyküler  fotoğraflar  iletişim   

 

GÜNER YALÇIN                       Fotoğraf: Aydın Altunöz   ©   Copyright © 2009 

UMUDA YOLCULUKLAR

            Ülkemiz epey süreden beri bir değişimler, dönüşümler süreci yaşıyor. Devlet yönetimindeki kimi yapılanmalar, medya denen yazılı ve görsel iletişim araçları bu değişim ve dönüşümlere daha bir ivme kazandırıyor.  Örneğin “sosyal devlet” dediğimiz, herkesin emeğiyle, alın teriyle, onuruyla çalışıp aş ekmek sahibi olduğu bir yapılanmanın yerini; işsiz güçsüz, ailesine ve topluma yük olmak zorunda kalan büyük kitleler alıyor, almayı sürdürüyor. Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte başlayan “bireylik, yurttaşlık, vatandaşlık” bilinci günden güne yıpranıyor. Bu yıpranma; umutları kırılmış, yarınları belirsiz, günübirlik yaşamı amaç edinmiş kitleler oluşturuyor.
            Yirmi birinci yüzyılın başlarında ülkemizde şunların gerçekleşmiş olması gerekmez miydi?
           

           *Çalışma çağındaki tüm insanları üretken hale getirilmiş, buna uygun çalışma ortamları oluşturulmuş.
            *Sağlık, eğitim, konut sorunları kökten çözümlenmiş, aç açık kimse kalmamış.
            *Ulusal gelirin dağılımı hakça, onurluca, dengeli bir biçimde yerine oturmuş.
           *Demokrasinin “olmazsa olmaz”ı olan örgütlenmelerin önündeki engeller kaldırılmış; herkes çıkarına, mesleğine göre bir ya da birden çok sivil toplum örgütüne üye olabilmiş.
            *Yaşlısı, emeklisi “Eyvah, nasıl geçineceğim?” türünden kaygılardan arınmış…

            Oysa bugün, bu belirtilenlerin ne noktalarda olduğu apaçık ortada…
            Herkese yetebilecek, herkesi mutlu edebilecek özelliklere, zenginliklere sahip bu dünyamızı, bu ülkemizi ne yazık ki birçoklarına çok görmekteyiz. Bunca darbeler, birçok kısıtlama ve baskı, bu çok görmelerin birer sonucu olarak oluşmadı mı? Bu dünyayı çok gördüğümüz o yığınları, şimdi de öte dünyadaki cennete yöneltmiyor muyuz? “Bu dünya benimdir, sana haramdır; git, ötede mutlu ol!” dercesine…
            Bunu doğrudan demiyoruz elbette. Öylesine yol yöntem izliyor ve uyguluyoruz ki çaktırmadan insanları edilginleştiriyor, onlardaki tutkuyu, direnci yok ediyoruz. Onları farklı bir dünyanın içine adeta “hapsediyoruz”…
            Nasıl mı?


            *İşte devlet eliyle oluşturduğumuz lotoryalar… Milli Piyango, Sayısal Loto, Süper Loto, Şans Topu, On Numara, İddaa, Spor Toto…
            Çalışmadan, emek harcamadan; “Bul karayı, al parayı” mantığıyla kolay yollardan kazanma düşleri… Bugün olmadı, yarın… Yarın olmadı, haftaya… Haftaya olmadı, gelecek ay… Yine olmadı, gelecek yıl… Kazanılmayan paralarla kurulan büyük düşler, avuntular, beklentiler…
            *İşte TV’lerdeki yine lotorya içerikli izlenceler, sözümona yarışmalar… Var mısın, Yok musun, Çarkıfelek, Elli Sarışın; Yemekteyiz, Yemekte Bizdeyiz…
Her şeyden koparak, dünyayı unutarak saatler boyu izle de izle… Ağlamalar, sızlamalar, yalvarmalar, duygu sömürüleri; bini bir para… Başkalarının cebine girebilecek parayla biz de sevinçten uçuyoruz, şansları kötü gittiyse onlarla birlikte kahroluyoruz… Ya da başkalarının kursağına giren yemeği adeta biz de yemiş oluyoruz, doyuyoruz… Onlarla birlikte seviniyoruz, üzülüyoruz, övüyoruz, aşağılıyoruz…
            *İşte koltuğumuza verilen, kapımıza bırakılan, cüzdanımıza sıkıştırılan aşağılayıcı, onur kırıcı sadaka kutuları, torbaları, üç beş kuruş paralar… Düzenli maaş alır gibi her ay bu sadakaları beklemeler… Karşılıksız, emeksiz… “Tanrı razı olsun; sonunun sopunun mekânı cennet olsun” gibi yakarışlarla… Günübirlik yaşamak, verilenle yetinmek…
            *İşte kimi gazete ve dergilerde ya da ekranlarda, sürmekte olan ortamı öven, göklere çıkaran, bu ortama toz kondurmayan “kalem ve kelâm erbabı” aydınlar(!), aydıncıklar… Kendilerini birer kuramcı sayan bilgiçler, “medyatörler”…

            Bir uyutmaca, uyuşturmaca, yanıltmaca almış başını gidiyor. Toplum kuşatılmış durumda…Çağdaş bir toplum olmanın yolu, bu kuşatılmışlığı parçalamaktan geçiyor. Bunca kuşatılmışlığı yok etmek elbette kolay olmayacaktır; ama olanaksız da değildir.  “İnsan”ın bulunduğu her yerde kesinlikle umut da vardır, aydınlık da, çözüm de… İnsanın, insanlığın umut dolu aydınlık yüzü, bir gün bunca uyutucu,  uyuşturucu ve yanıltıcının ayrımına varacak; mutlu, onurlu, güvenli bir noktayı yakalayacaktır.
           Yeter ki “insan” yanımızı, umudumuzu yitirmeyelim…