

Su, tarihsel süreçte hep kutsal sayılagelmiştir. Bu kutsallık, yaratılışın ana öğelerinin başında suyun olduğu inancına dayanmaktadır. Bu kutsayış, eski yeni tüm inançlarda yer aldığı gibi, sanat ve edebiyatta da önemli ürünlerin verilmesine neden olmuştur. Şiirde, öyküde, romanda, resimde, araştırma ve incelemede su ile örüntülenmiş pek çok yapıta rastlayabiliyoruz.
Bu, yalnızca bizde mi böyle? Hayır; tüm dünyada da öyle. Dünya sanat ve edebiyatına, hatta uygarlık tarihine bakıldığında, pek çok “su kültürü”yle, “su uygarlığı”yla karşılaşabiliyoruz.
Ülkemizde su ile bütünleşip kaynaşarak, köklü, kalıcı bir su kültürünün oluştuğu yörelerin başında Doğu Karadeniz gelmektedir.
Uluslararası Çevre Örgütü ve Küresel Çevre Fonu, Doğu Karadeniz’in de içinde yer aldığı Kafkasya Bölgesi’ni, biyolojik çeşitlilik bakımından dünyanın en zengin ve önemli 25 ekolojik bölgesi içinde yer aldığını ilan etmiştir. Bu bölgedeki binlerce bitki türünden 125’i yalnızca o bölgede bulunmaktadır(endemik bitki); 77’si ise çok az rastlanan bitkiler arasında yer almaktadır.
Doğu Karadeniz yöresi tam bir ekosistem alanıdır. Ekosistem; tüm canlıların ortaklaşa oluşturdukları, ölçülü ve dengeli bir yaşam ortamıdır. Bu ortam, yüzyılların akışı içinde, doğal bir yapılanmayla oluşmuş, her şey yerli yerine oturmuştur. Florası, faunası (her türlü bitki ve hayvan) ve bunlara yaşam veren suları, oldukça uyumlu bir denge içinde yaşayıp ve akıp gitmektedir. Ne fazlası, ne eksiği…
Yöre insanı da bu doğal denge içinde yerini almıştır, o ekosisteme uyum sağlamıştır. O sistemi bozmak, ona aykırı düşecek girişimlerde bulunmak aklının ucundan bile geçmemiştir. Tersine, bu sistemin kendisine sunduğu olanakları iyice özümsemiş, onunla adeta bütünleşmiştir. Bu bütünleşme, her iki tarafın da içsel zenginliğine yol açmış, yüzyıllar içinde kurallaşan bu zenginlikler, kendine özgü bir kültürün de yerli yerine oturmasına neden olmuştur.
Şimdi siz kalkar da bu sistemin öğelerinden birini, ya da birkaçını değiştirmeye, onun doğal yapısını ve akışını bozmaya kalkarsanız ne olur? Kesinlikle doğal bir felâket olur. Yüzlerce, hatta binlerce yıldır süregelen dengeler alt üst olur; oluşan kültür yok olur; canlı yok olur; yaşam yok olur…
İşte Doğu Karadeniz yöresinde, özellikle de Artvin’de ve Rize’de bu yıkıma, bu yok oluşa gidişin ayak izleri duyuluyor epey süreden beri. Yapılmak istenen pek çok HES’le, binlerce yılda kurulan doğal dengelerin, yüzlerce yılda oluşan kültürlerin canına okunmak isteniyor. Devlet diyor ki parası olana; “İşte sana dere; yap oraya bir santral; sat bana enerjiyi; sen de kazan, ben de kazanayım; o derede, derenin çevresinde yaşayan insan, bitki, böcek, hayvan o kadar önemli değil; engel mi çıkarıyorlar, ben onun önlemini alırım, sana kolaylıklar sağlarım; sen devam et…”
Nitekim ÇED (Çevresel Etki Değerlendirmesi) Yönetmeliği’nin, parası olanların lehine kaç kez değiştiği bilinmiyor. ÇED’in amacı; “ekonomik ve sosyal gelişmeye engel olmaksızın, çevre değerlerini ekonomik politikalar karşısında korumak, planlanan bir faaliyetin yol açabileceği bütün olumsuz çevresel etkilerin önceden tespit edilip gereken tedbirlerin alınmasını sağlamak” değil midir? Evet, öyledir; öyleyse değiştir yönetmeliği!... Bir daha, bir daha…
Yöre insanı ayakta… Korku ve tedirginlik içinde… Müteahhitlerin biri gidiyor, biri geliyor... Dere elden gitti gidecek… Bunun içindir ki TEMA Vakfı Bölge Temsilcilikleri, yörede kurulu Derelerin Kardeşliği Platformları, Vadileri Koruma Dernekleri, gerek yöredeki, gerek yöre dışındaki ilgili dernekler, birlikler, birliktelikler, savunmanlar, hukukçular, hukuk büroları, yöre aydınları...Ve son olarak, bunlar arasında eşgüdüm oluşturarak, çalışmaların daha etkili olmasını sağlamak amacıyla kurulan Türkiye Su Meclisi… Hepsi devrede…
Ve ne yazık ki devletin konuyla ilgili kurumları bunca sese kulak vermeme eğiliminde…
İlgili kurumların yetkilileri;
Enerji mi gerek size, hepimize?
Derelerin dışında enerji kaynaklarımız mı yok?...
Bilim insanları nice zamandan beri bağırmıyorlar mı? Güneş enerjisi, rüzgâr enerjisi, jeotermal enerji, dalgalardan elde edilecek deniz enerjisi, atıklardan elde edilecek biyolojik enerji diye?... Üstelik de ülkemizin, tüm bu enerjilerin üretilebilmesine en uygun özellikler taşıyor olması…
Konunun tüm ilgilileri, yetkilileri;
Bu doğanın, bu derelerin sesini ne zaman duyacaksınız? Bunca insanın, bunca sivil toplum örgütünün çığlığı sizce bir anlam taşımıyor mu? Bunca hukukçunun, aydının çabası, bunca yargı kararı sizi hiç etkilemiyor mu? Doğadan yararlanmak bilimdir, sanattır, kültürdür; bunun üzerinde de ciddi ciddi düşünmeniz gerekmiyor mu?...
İnsana, doğaya, suya daha ne zaman sevgiyle ve duyarlıkla bakacaksınız?...