SAVAŞIN TOHUMLARI  BARIŞIN  VERİMLİ  TARLALARIDA  YEŞERİR
         anasayfa    makaleler    gezi    sanat  eÄŸitim    öyküler  fotoÄŸraflar  iletiÅŸim    HEYKELSHOW
mantar

         "En doğru, en gerekli yatırım, eğitime yapılan yatırımdır." söylemini sürekli dile getirip dururuz.

         Bunu niçin söyleriz?

         Çünkü en değerli varlıklarımızın başında gelen çocuklarımızı, büyüyüp gelişmeleri, donanıp olgunlaşmaları için, içimizde kutsadığımız eğitimin öğütücü ve yapıcı kollarına bırakırız. Biliriz ve inanırız ki en değerli varlığımız, yalnız ve ancak eğitim sayesinde biçimlenecek, yaşama ancak onunla tutunabilecektir.

          Eğitim işlevinde bu yapıcı gücü sağlayabilecek olan kimdir? Öğretmen.

          Eğitimin iki temel öğesi: Öğrenci ve öğretmen.

          Yüreğimizin tüm içtenliği ve sıcaklığıyla teslim ettiğimiz öğretmenin de çok iyi eğitimden geçmiş, yeterince donanmış ve yetkinleşmiş olması gerekmez mi? Bunu istemek en doğal hakkımız değil mi?...

          Eğitim tarihimize baktığımızda, "öğretmen yetiştirme" konusunda çok parlak süreçler, dönemler geçirdiğimizi görüyoruz. Ne var ki günümüzde bu konuda böyle diyebilmekte çok zorlandığımızı belirtmek istiyoruz.

          Ülkemizde örgün eğitimin, ancak 19. yüzyılın yarılarında önemsenmeye başladığına tanık oluyoruz. Değişik alanlarda okullaşmaya başlanırken, bir yandan da bu okullara öğretmen yetiştirme işine girişiliyor.

          Öğretmen yetiştirmek üzere ilk olarak 16 Mart 1948'de Darülmuallimin-i Rüşti açılıyor. Daha çok ortaokul düzeyindeki okullara öğretmen yetiştirmeyi amaçlayan bu okul, Batılı anlamda açılan ilk öğretmen okulu olma özelliğini taşıyor. Bunu, ilkokul öğretmeni yetiştiren Darülmuallimin-i Sıbyan (1868) izliyor. Ardı sıra da  kız öğretmen okulu özelliğindeki Darülmuallimat (1870), yüksek öğretmen okulu anlamındaki Darülmuallimin-i Âli (1891) ve Ana Muallim Mektebi (1913) açılıyor.

         Bütün bu okulları açanlar, iyi bir eğitimin, ancak iyi yetişmiş öğretmenlerle mümkün olabileceğine, Batı uygarlığına ancak böyle öğretmenlerin yetiştireceği insanlarla varılabileceğine inanıyorlar; öğretmen yetiştirme işini ciddiye alıyorlardı.
Cumhuriyet döneminde de öğretmen yetiştirmenin çok önemsendiğine, ülkenin yeni koşullarına göre öğretmen yetiştiren kurumların ya yeni baştan düzenlendiğine, ya da yenilerinin açıldığına tanık oluyoruz.

          Darülmuallimin'lerin devamı sayılabilecek olan İlköğretmen Okulları'na, yeni içeriklerle yeni düzen veriliyor, sayıları zamanla 52'ye çıkarılıyor; bu okulların yetiştirdiği on  binlerce öğretmen, Anadolu'nun dört bir yanında hiç yüksünmeden, canla başla, inançla, özveriyle görev yapıyorlar.

         Darülmuallimin-i Âli, 1934'te Yüksek Öğretmen Okulu adına dönüşerek, yeni öğretim izlenceleriyle(müfredat) yola devam ediyor. Sayıları 3"e çıkan bu okullar, oldukça düzeyli öğretmen yetiştirme işlevini yerine getiriyorlar.

         1926'da öğretime başlayan Gazi Eğitim Enstitüsü, orta dereceli okullara öğretmen yetiştirme konusunda adeta bir ölçü oluşturuyor; Cumhuriyet dönemi eğitimine, kültürüne, sanatına damga vuran birçok kişi bu okulda yetişiyor.

         Gazi Eğitim Enstitüsü doğrultusunda, değişik zamanlarda açılan 18 Eğitim Enstitüsü, on binlerce öğretmenin yetişmesine olanak sağlıyor.

         Tarım işlerine elverişli geniş alanları bulunan yerleşim yerlerinde ya da yakınlarında, 17Nisan 1940'ta, "iş için iş içinde eğitim" ilkesiyle köy öğretmeni yetiştirmeyi amaçlayan Köy Enstitüleri kuruluyor, zamanla sayıları 21'e çıkıyor. Bu okullardan yetişen öğretmenler, birer kültür, sanat, edebiyat insanı olarak da "Anadolu aydınlanması"nda olağanüstü görevler yapıyorlar.

          Sonra ne mi oluyor?

          Öğretmen yetiştiren bu kurumlar tek tek kapatılıyor!

         Önce, en son açılmış olan Köy Enstitüleri'nin canına okundu. Ağa-eşraf-politikacı üçlüsü, en çok bu okullardan, bu okulların yetiştirdiği aydınlanmacı, kararlı, tutarlı, özgüvenli, özverili öğretmenlerden ürktü, korktu; bu üçlü önce bu okulların içini boşalttı, 1954'te de kapattı.
126 yıldır Anadolu'nun hemen her köyüne, yetiştirdiği öğretmenleri defalarca göndermiş olan İlköğretmen Okulları liseye dönüştürüldü. Böylece, hem tarihsel önemi ve değeri olan bir kurum kapatıldı, hem de Yüksek Öğretmen Okulları'nın kaynağı kurutulmuş oldu. Çünkü Yüksek Öğretmen Okulları'nı en seçme öğrencileriyle bu okullar besliyordu.

         Yüksek Öğretmen Okulları da 1978'de kapatıldı. Böylece hem nitelikli öğretmen yetiştirme olanağı ortadan kalktı, hem de üniversitelere öğretim üyesi yetiştiren bir kaynağa son verildi.Her türlü orta dereceli okula oldukça başarılı öğretmen yetiştiren Eğitim Enstitüleri ise 1980'li yıllarda kapatıldı, eğitim fakültelerine dönüştürüldü.İşte ülkemizde "öğretmen yetiştirme" ve onun  hazin sonu. Bugün işlevi yalnızca öğretmen yetiştirmek olan okullar, kurumlar hangileridir? Kimi üniversitelerin "Sınıf Öğretmenliği" bölümleri ya da "Eğitim Fakülteleri" tam anlamıyla öğretmen yetiştirme işlevi taşıyorlar mı? Yoksa buraları bitirenler, önce başka alanlarda iş arıyorlar, bulamazlarsa zoraki öğretmenliğe mi yöneliyorlar? Üstelik kimi eğitim fakültelerinde "öğretmenlik formasyonu" dersleri bile verilmiyor.

         12-13 Kasım 2009 günlerinde, Ankara'da, Başkent Üniversitesi ile Tekışık Eğitim Araştırma Geliştirme Vakfı, "Türkiye'de Öğretmen Yetiştirme Çıkmazı" adıyla bir sempozyum düzenlendiler. Burada öğretmen yetiştirme, eğitim yöneticiliği, öğretmenin mesleki ve özlük sorunları gibi birçok sorun genişlemesine tartışıldı. Oldukça düzeyli geçen bu sempozyuma, çağrılı olmalarına karşın, ne Milli Eğitim Bakanı, ne de bu bakanlıktan yetkili ve ilgililer, katılma gereği duymadılar. Çünkü onların gündeminde, bu sempozyumda görüşülen ve tartışılanların hiçbiri yoktu! Onlar o günlerde, imam hatip liselilerin, üniversitelerde istedikleri bölüme girebilmelerine olanak tanıyan kararın Danıştay tarafından bozulmasıyla ilgiliydiler. Kadrolu öğretmen, sözleşmeli öğretmen, ücretli öğretmen, yedek öğretmen gibi çeşitlemeler neymiş; öğretmen hem çok çalışıyormuş, hem yoksulluk sınırlarında maaş alıyormuş; 210 bin öğretmen atama, 41 sözleşmeli öğretmen kadro bekliyormuş; öğretmenlerin yüzde 70'i borçluymuş; ekonomik sorunlar yüzünden yüzde 63'ünün psikolojik sorunları varmış; grevli-toplu sözleşmeli sendikal haktan yoksunmuş. Varlığı ve yokluğu belli olmayan sayın Milli Eğitim Bakanı'nın ve öteki yetkililerin umurunda mı?... Onlar için varsa da, yoksa da imam hatipliler!

         Sevgili öğretmenim,

         Tüm olumsuzluklara karşın görenin başındasın. 161 yıllık şanlı bir geçmişin var. Bu geçmişin yüklediği sorumluluğun bilinciyle çalışıyorsun. Bunca acıyı, zorluğu, sıkıntıyı, yokluğu, yoksulluğu, sevinci, mutluluğu sürekli yaşamış olan senin yanlış yapman mümkün mü? Bunu anlamayanlar, anlamak istemeyenler utansın!...Sana sevgi, sana saygı!

         Sahi, Milli Eğitim Bakanlığı'nın bir birimi olan Öğretmen Yetiştirme ve Eğitimi Genel Müdürlüğü ne iş yapar?...

Anasayfaya Dön
Sayfa Başına Dön
Fotoğraf: Aydın Altunöz  ©

ÖĞRETMEN YETİŞTİRME Mİ DEDİNİZ?...

Güner YALÇIN
Fotoğraf: Aydın Altunöz ©