

Küreselleşen tek kutuplu yeni dünya düzeninin Türkiye’ye etkilerini incelemeye başlamadan önce, genç cumhuriyetin kuruluş ve gelişme sürecinin, kuruluş felsefesinin, kısaca Türk devriminin özet olarak incelenmesinin yararlı olacağını düşünüyorum.
Türkiye Cumhuriyetinin kurulduğu 1920’li yıllara baktığımızda gördüğümüz dünya manzarası hiç de iç açıcı değildir. Bir yanda sömürge ya da yarı sömürge olarak yaşama savaşı veren mazlum halklar, diğer yanda bu ulusların artık değerlerini ve doğal kaynaklarını sömüren emperyalist sömürgeci devletler vardır. Her ne kadar Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği 1917 devrimi ile kurulmuş ve emperyalist blokta bir ayrışma görülmüşse de bu oluşumun Doğu Avrupa ve Orta Asya halkları için emperyalizmden kurtuluşunu sağlayamadığı bilinmektedir. İşte tam bu tarihi kesitte kurulan Türkiye Cumhuriyeti aynı zamanda dünyanın diğer mazlum halklarına yeni bir ışık yakmıştır.
Türk devrimi siyasal bağımsızlık modeli olarak örnek olduğu mazlum halklara aynı zamanda bağımsız bir ekonomik kalkınma modeli olarak da örnek olmuştur. Devletin kuruluş aşamasının tamamlandığı 1920’li yılların ilk yarısından sonra başlatılan denk bütçe, yerli malı tüketiminin teşviki, dış borçların hızla tasfiyesi, gümrük ayrıcalıklarının kaldırılması; kısaca, ulusal çıkarların öncelik aldığı ekonomi politiğin hayata geçirilmeye başlanması, birçok ülkeye örnek olacak nitelikte uygulamalar olarak göze çarpmıştır.
1955 yılında, 29 Asya ve Afrika ülkesinin katıldığı Bandung Konferansı kararlarına baktığımızda bu etkiyi görmemiz olanaklıdır. Mısırlı ekonomist Samir Amin Bandung kararları şöyle özetlemektedir: “...üretici güçlerin geliştirilmesi, sanayi üretiminde çeşitlenmenin sağlanması, ulusal devlete bu sürecin yönetim ve denetimini sağlama iradesi kazandırılması, ulusal kaynaklara egemen olunması, yaratılan artı değerin merkezileştirilmesi ve üretken yatırımlara yönlendirilmesine olanak yaratacak parasal dolaşımın devlet denetimine alınması, ulusal pazara hakim olunması ve dünya pazarlarına açılmak için rekabet gücünün arttırılması, teknolojik gelişimin sağlanması, kalkınma sürecinin halk desteğini sağlayarak devlet öncülüğünde gerçekleştirilmesi,....”(Metin Aydoğan –Yeni Dünya Düzeni Kemalizm Ve Türkiye,syf.340 ve dvm.)
Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş felsefesini oluşturmakla birlikte görece liberal karakter taşıyan 1924 anayasasına ancak 1937 yılında konulabilen, aynı zamanda Türk Devriminin temel taşlarını da oluşturan Devletçilik, Halkçılık, Milliyetçilik, Devrimcilik ve Laiklik ilkesi özel girişimciliği asla göz ardı etmemiştir. O günkü ekonomik olanaklar ölçüsünde yerli girişimcinin desteklenmesi hükümet programlarında öngörülmüştür.
1929 ekonomik dünya buhranına rağmen yaklaşık 1940’lı yıllara kadar ödünsüz uygulanmaya çalışılan Kemalist Kalkınma Modeli, 1939 yılında başlayan 2.Dünya Savaşının da etkisiyle hızla terkedilmiş ve 1950 yılında gerçekleşen iktidar değişikliğinden sonra tamamen farklı ekonomik model uygulanmasına geçilmiştir. Bu gün Kemalizm üzerinden Atatürkçülüğe onun üzerinden de Atatürk’e saldıranların tarihi ve ekonomik gerçekleri gizleyip saptırarak devletçiliği “çağ dışı” ilan etme çabalarının altında yatan hedef, genç nesillere Atatürk’ü ve Cumhuriyetin kuruluş felsefesini yanlış tanıtmak, böylece ulus devlet ve laikliği temel alan kuruluş felsefesini unutturmaktır. Böylece, Türkiye Cumhuriyeti’ne “Ilımlı İslam Devleti” modelini kabul ettirmenin daha kolay olacağını sanmaktadırlar.
Teknolojinin gelişmesi ve bilginin dünya ölçeğinde sınır tanımadan dolaşması, ulusal ekonomileri ve bu arada kültürel ve sosyal değerleri birbirine yaklaştırmaktadır.Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Mustafa KEMAL ve arkadaşlarının bu gelişmeye açık bir projeyi daha 1920’li yıllarda uygulamaya başladığını görmekteyiz. Osmanlı İmparatorluğunun küllerinden yeniden yakılan Türk Uygarlık Ateşi yeni bir devletin tarih sahnesine çıkmasını sağlamıştır. Cumhuriyetin kurucuları kendilerine hedef olarak çağdaş uygarlık seviyesinin üzerine çıkma ülküsünü seçmişler ve bu ülküyü gerçekleştirmek için büyük bir cesaretle uygar dünya ile bütünleşmeyi bir anlamda küreselleşmeyi hukuk alanında yaptıkları devrimlerle başlatmışlardır.
Cumhuriyetin kurucuları toplumsal kurtuluşun şeriat hukukuna ve geleneklere göre işleyen eğitim ve hukuk sisteminin hızla terk edilmesi ve laik hukukun ve eğitimin uygulanması gerektiğini görmüştür. Borçlar Yasası, Türk Ceza Yasası, Medeni Yasa, Ticaret Yasası ve yargılıma usulüne ilişkin yasaları, yabancı yasaların Türkçe’ye çevrilmesiyoluyla Türk halkının hizmetine sunmuşlardır. Devrimci Atatürk bunlarla da yetinmemiş, sosyal ve ekonomik yaşamın yüzünü batıya çevirerek yazı, ölçü birimleri, kılık kıyafet devrimleri; halifeliğin ve saltanatın kaldırılması, türbe ve zaviyelerin kapatılması gibi birçok radikal değişimi gerçekleştirmiştir.
Cumhuriyeti kuran büyük devrimcilerin eylemleri değerlendirildiğinde, bu günkü anlamda olmasa bile insanlığın evrensel ortak değerleri ile bütünleşme anlamında küreselleşmeyi uyguladıklarını kabul etmek gerekmektedir. Tabii ki burada, emperyalizme karşı ezilen halkların mücadele ateşini yakmış olan Atatürk ve arkadaşlarının emperyalizmin sömürü aracı olarak kullanmak istediği askeri ve ekonomik küresel anlayışların yakınında dahi durmadığını vurgulamak bize düşen tarihsel bir görevdir.
Atatürk’ün devrimcilik ilkesinin sonucu olarak Batıdan alınarak uygulamaya konulan temel yasalarda, yine aynı ilkenin değişime açık olma özelliği nedeniyle günümüzün sosyo ekonomik ve sosyo politik gelişmelerine uygun olarak birçok değişiklik yapılmıştır. Ayrıca, insan hakları, temel hak ve özgürlükler, fikri ve sınai haklar, tüketicinin korunması ve çevrenin korunmasıgibi temel konulara öncelik verilerek uluslararası ve yeni gelişen uluslarüstü hukuka uyumlu hale getirme çabaları da devam etmektedir.
Bir ülkenin ulusal hedef ve çıkarlarının tespitinde dikkate alınması gerekli milli güç unsurlarından birisi de nüfustur. Küreselleşme sürecinde ulusal çıkarlarımızın savunulup geliştirilmesinde halkın nasıl bir tavır alacağı ve davranışlarının nasıl yönlendirileceği önemli bir sorun olarak önümüzde durmaktadır. Türk devriminin çağdaşlaşmacı-aydınlanmacı projesine karşı tutucu hatta gerici ideoloji sahiplerinin önemli siyasal ve toplumsal mevziler kazandığı düşünülecek olursa önümüzdeki sorunun ne kadar karmaşık olduğu hemen görülecektir.
Anasayfaya Dön Sayfa Başına Dön