SAKIN KORKMA

Temmuz ayı boyunca gökyüzünde kara veya gri bulutlar dolaşıp durdu. Ara sıra bile olsa kara bulutlar ardındaki güneşin ışınlarının bir bölümünün üzerimize düşmesi için dileklerde bulunup durduk. Ne yazık ki dileklerimizi duyan bir güç olmadı. Hep kara bulutlar, hep gri bulutlar; ara sıra koyu olmasa da koyuya yakın sis dalgalarının altında yaşamımızı sürdürme zorunda kaldık. Karadeniz bölgesinin kara  bulutlarının ardından yağmurlu günler geldi. Yeşilin suya doyduğuna inanmaya başladığımız zaman, derin vadilerden yukarılara doğru pamuk yığınları gibi sis dalgaları yükselmeye başladı.      

Omuzlarımın üzerine ince bir hırka atıp, balkondaki sandalyeye oturarak sis dalgalarını seyretmek için ön hazırlıkları yapmaya başladım. Sarı mantarların toprakla temas ettiği bölümlerini dikkatlice temizledim ve suya yatırdım.Temizlenmiş mantarları birkaç parçaya keserek, önce mantarların suyunun buharlaşmasını sağlayana kadar; sonra da, tavanın içine bir miktar tere yağı atıp, mantarların pembeleşmeye başladığı ana kadar pişirmeye devam ettim. Pembeleşmenin kahverengine dönüşmesini beklersen, mantar sotenin kalitesinden ödün vermeye başlanmış sayılır. Pembeleşen mantarların arasına bir santimetre kareden küçük boyutta doğranmış soğanları da aynı tavaya koyarak pişirmeye devam etmek gerekir. Kimi insanlar bu tür pişirme işiyle yetinerek mantarı böylece yemeyi tercih ediyorlar. Ben bununla yetinmek istemiyorum. Pembeleşmiş mantarların içine soğan, yeşil biber ve haşlanmış veya kavrulmuş kuşbaşı kuzu etini de ekledikten sonra, soğanların yenecek kıvama gelmesine kadar pişirmeye devam ediyorum. Biberlerin ve soğanların yumuşadığını görünce, mantar sotenin içine köy tavuklarının yumurtalarından iki tane kırarak tavanın ağzını kapatıyorum.Yumurtaların beyaz bölümünün katılaştığını görünce, pişirme işlemine son veriyorum. Üzerine bir miktar kırmızı pul biber ve karabiber ekledikten sonra, mantar sotenin servis yapımına sıra geliyor. İki kişilik masanın uçlarına servis tabaklarını yerleştiriyorum. Mantar soteyi iki tabağa bölüştürdükten sonra, tabakların kenarlarına birer tutam maydanoz veya taze nane iliştiriyorum.           

Evimiz ormanın yakınında olduğundan geceleri serin oluyor. Serin gecelerde ormanın içindeki börtü böcek, masamın üzerindeki beyaz loş ışık saçan ampulün etrafına toplanmaya başladığında, ara sıra da olsa beni ziyaret edenler oluyor. Kimisi başımın üzerinden hızlıca geçip gidiyor, kimisi etrafımda dolanıp duruyor, kimisi de tabağımın veya kadehimin içine girmeye çalışıyorlar. Bu sorunu çözmenin birkaç yöntemini biliyorum ama, en insancıl olanı tercih ediyorum. Evimizin bahçesindeki ateş yakma yerine kurduğum masaya taşınıyorum. Mis gibi kokan çam çıralarını tutuşturup, üzerine kuru çam dallarını atıyorum. Fındık bahçesinden getirdiğim odunları, tutuşan çam dallarının üzerine atarak, yalımları bir metreyi aşan güzel bir ateş yakıyorum. Ateşin yalımlarından ve dumanından korkan börtü böcekten bir tanesi bile beni rahatsız edemiyor. Onlarla dostça bir savaşa giriyorum ve zayiat vermeden, doğayı uyum içinde paylaşıyoruz.         

Fındık ağaçlarının odunlarının közlerini ocağın bir yanına toplayarak üzerine bir ızgara atıyorum. Izgaranın üzerine etli yeşil biberleri  sıralıyorum.Alüminyum folyoya iri bir patlıcanı ve birkaç iri sarımsağı sarıp, közün üzerine yatırıyorum. Bir süre sonra kızaran yeşil biberlerin ve içleri iyice yumuşamış patlıcan ve sarımsakların kabuklarını soyuyorum. Yeşil biberleri ve patlıcanı zedelemeden keserek küçük parçalara ayırıyorum. Sarımsakları da ince ince kıyarak muhteşem üçlüyü örselemeden karıştırıyorum. Karışımın üzerine zeytinyağı, pul biberi döküyorum. Yarım limonun suyunu tabağın üzerine döküp, tabağın kenarına da bir tutam maydanoz veya  yeşil kekik ( zahter) iliştiriyorum.         

Kırmızı şarap şişesinin mantarını, büyük bir törenin başlangıcında yapıldığı gibi özenerek açıyorum. Açılan şarap şişesinin ağzından dışarıya çıkan şarap kokusunu ciğerlerimin derinliklerine çekerek, bir kez de eşime koklatıyorum. Pahalı şarap olmasa bile, bizim için törensel anlamı olan şarap kokusunu, sarı mantarın kokusu ile karşılaştırıyorum. Çok farklı kokuların olduğunu bir kez daha yaşayarak anlıyorum. Kırmızı şaraptan bir yudum aldıktan sonra, sarı mantar sotesinin kenarından, özellikle de sarı mantarların yoğun olduğu bölümden,  çatalın ucu ile bir tadımlık alarak ağzıma atıyorum. Şarabın damağımda bıraktığı o kekremsi tadın ardından, sarı mantarların lezzetini anlamak için sarı mantar lokmalarını acele etmeden ağır ağır çiğniyorum. Patlıcan salatasının hafifliği, mantar sotenin kendine özgü kokusu ile bahçeden topladığım ahududuların görünümü, elma ağacı kerestesinden yapılmış yemek masasının üzerindeki zenginliği tamamlıyor.        

 Ateşin yakınındaki iki meşe direğe takılı hamaktaki mindere başımı koyarak ayaklarımı hamağın diğer ucuna doğru uzatıyorum. Hemen yakınımdaki taflan ağaççıklarının dallarından tutunarak hamağın sallanmasını sağlıyorum. Hamağa verilen ilk hız ile sallanmaya başlıyorum. Bir iki salınım süresi geçtikten sonra yakınımdaki ahşap masanın üzerinde duran, yarısına kadar dolu olan şarap kadehine uzanıyor ve bir hamlede kadehi yakalıyorum. Kadehten bir yudum şarap alıyorum. Bu kez hamağın en uygun salınım zamanını ayarlayarak, boş kadehi ahşap masaya bırakıyorum. Kadehle benim aramda geçen bu oyunu gece boyu sürdürüp gidiyorum.          

Gecenin ilerleyen bölümünde kuzey doğudan esen esintiden rahatsız olmaya başlayınca, bol yapraklı akçaağacın altına sığınıyorum. Toprağın hemen üzerinden beş koldan büyümesini sağladığım akçaağacın yukarıya büyümesini önlediğimden, zavallı akçaağaç hilal biçiminde ve üzerinde çatı oluşturacak şekilde büyümek zorunda kalmıştı. Bu yuvanın içine yaptığım oturma yerine geçiyorum. Sandalyeye oturup, ayaklarımı ateşin yanındaki büyük meşe odununa dayıyorum. Böceklerin ve esintinin verdiği rahatsızlıktan böylece korunarak, şarap şişesinin dibindeki son damlaları da ziyan etmeden, gecenin bir bölümünü değerlendiriyorum.

Son kadehten sonra, televizyondan gece haberlerini izlemeye başladım:

        "... İsrail Lübnan'da çocukları öldürüyor..."

Sürekli barışa katkı sağlayamadığım  için canım sıkılmaya başladı. Uzaktan kumanda aracı ile televizyonun kanalını değiştirdiğimde Sivas'lı Hadise'nin söylediği yabancı sözlü şarkının bir bölümündeki Türkçe sözcükler dikkatimi çekmeye başladı:

          " ... sakın korkma, yaklaş yanıma ...."

(1Eylül 2006 tarihinde ÇAĞ ANKARA  gazetesinde yayınlanmıştır)

Anasayfaya Dön

 

 
makaleler