POSTMODERN DÖNEMDE EĞİTİM

Her toplum kendisine gerekli olan eğitim sistemini belirlediğinden, sanayi toplumu da, daha önceki tarım toplumunun eğitim sistemini terk ederek, kendisine gerekli olan insan tipini oluşturmaya çalışmıştır.

Yetişkinlerin fabrika hayatına uyum sağlamasının zorluğunu gören sanayiciler, insanların kitle halinde eğitimine çocuk yaşta başladılar. Önce, fabrika hayatında gerekli olan bilgiler öğretilmeye çalışıldı. Okuma, yazma, hesap ve biraz tarih bilgisinin yanında; işe zamanında gelme, söz dinleme, makine başında veya büroda verilen görevleri tartışmadan, tekrar tekrar bıkmadan yapmayı öğrenmek yeterli oldu.

Öğrenme ortamları yüzyıllar boyunca değişmedi. Bireysellikten uzak gruplar, sınıf veya okul biçiminde oluşturuldu. Asker gibi sıralanmış, birisi diğerinin ensesine bakacak biçimde oturtulmuş öğrencilere; kara tahta önünde, öğrenciden yüksek bir yerden konferans verir gibi bilgi aktaran otoriter öğretmenler eğitimin vazgeçilmez unsuru oldular. Her sınıf ve okuldaki farklı üniformalı öğrencilere ilk öğretilenler aynı oldu. Uygun ve sert adımlarla birlikte yürümek, esas duruşta durmak, zil sesi ile (son yıllarda müzik ile) belirlenmiş zaman aralıklarında, önceden belirlenmiş müfredata göre   anlatılanları sessizce dinlemek. Toplumsal gerçeklerden uzak veya öğrencinin ilgi duymadığı konuların, ezberden yazılı veya sözlü olarak tekrar edebilmesi, çocukların başarı ölçütü oldu.

Sanayileşmiş  kapitalist veya komünist, gelişmiş veya az gelişmiş, kuzey veya güney bütün ülkelerin eğitim kurumları fabrika gibi çalışıyor, fabrika hayatına uyum sağlayacak aynı tornadan çıkmış insanlar yetiştiriyordu.

Elektronik bilgi ve haberleşmedeki gelişmenin sonucunda  oluşan sanayi sonrası toplumda bir takım gelişmeler oldu. İletişimin gelişmesiyle bilgi ve yayılması hızlandı. Bilginin miktarı ve sınırları hayal gücümüzün ötesine geçti. Fabrikalar otomasyona geçtiler. İnsan ile makine arasındaki ilişki değişti. Enerji ve hammadde kaynaklarından yoksun olan (Japonya gibi) ülkeler bile, bilgiyi denetimlerinde tutabildikleri ölçüde, ötekilerden daha güçlü oldular. Bilginin gücü arttı.

İnsanlar, son iki yüz yıla damgasını vuran ırk, ulus, sınıflar,din, mezhep, cemaat ve etnik kavramları yeniden sorgulamaya başladılar. Eğitimlilik, iyi insan ve iyi vatandaş olma, evrensel doğruluk gibi kavramlar değişti. Ekonomik kalkınma, toplumsal ilerleme gibi konularda, evrensel bir modelin örnek alınamayacağı tartışılmaya başlandı. Sanayi toplumunda üretim öncelikli iken, sanayi sonrası toplumda öncelikli olan tüketim oldu.

Her şeyi belirleyen tüketim oldu. Böylece, ekonomiler de tüketim ekonomisine dönüştü. İnsanların daha çok tüketebilmesi için çalışmalar başlatıldı. Dev bütçeli reklam kampanyaları oluşturuldu. Televizyon, telefon ve İnternet olanaklarıyla, yolu olmayan en uç yerleşim birimlerine bile ulaşılarak, tüketim ekonomisine hizmet verildi. İhtiyaç olarak algılamadığınız bir sanayi ürününü, ihtiyacınız olduğuna inandırabilecek örgütlenmeler yapıldı. Evlerinizdeki bakır kaplar ile plastik tabakların değiştirilmesini; tıraş bıçağı, çatal, bıçak, kaşık, şemsiye, yağmurluk, mendil, plastik şişe, fotoğraf makinesi, dergi, kitap, kalem gibi bir kez kullanılıp atılan maddeleri anımsayınız. Moda aracılığı ile, kullanım ömrünün beşte biri kadar zamanda değiştirdiğiniz giysilerinizi, buzdolabınızı, çamaşır makinenizi, televizyonunuzu, mutfak setinizi, koltuk takımlarınızı, otomobilinizi ve evinizi anımsayınız.

Sanayi sonrası toplumun sanayicilerinin "daha fazla tüketim için" yapamayacağı hiçbir şey yoktur. Önce kendi ülkelerindeki insanları tüketime özendirdiler. Bu yetmeyince, diğer ülkelerin iş birlikçi sermayeleri ile iletişime geçerek, o ülkelerin insanlarını tüketime alıştırdılar. Paris'in ilk   bahar modası, aynı gün Tahran'da, İstanbul'da veya Kahire'de uygulanıyordu. Tüketim ekonomisi, doymak bilmeyen canavar olmaya başladı. Bu ekonomik saldırıya karşı koyan devletler "ekonomik çöl bölgesi" olarak nitelendirildi. AB ve ABD öncülüğünde, "ekonomik çöllerin ekonomiye kazandırılması projesi" öncelikle Dünya'nın merkezi sayılan Ortadoğu'da, " Büyük Ortadoğu Projesi" ile başlatıldı.

Aydınlanma döneminin yarattığı kapitalizme, sosyalizme, demokrasiye, laikliğe, teknolojiye, pozitif bilimlere (pozitivizme), akılcılığa ve sanayi toplumunun değerlerine karşı oluşan veya bu değerleri yeniden sorgulayan   POSTMODERN dönemde, ülkemiz de nasibini almaya başladı.

Çevremizdeki savaşların ve ülkemizdeki kargaşaların nedeni, yeni ekonomik dönüşümün (postmodern dönemin) gereği olduğu apaçıktır. Tüketim ekonomisinin yaşayabilmesi için dünyaya yeni düzen vermeyi amaçlayanlar,   ulusal değerlerimizin yeniden gözden geçirilmesini istemektedirler. Ulus devlet kavramına karşı olan bu güçler, ulusal eğitim ilke ve yöntemlerine de saldırmaktadırlar. Bu öyle bir saldırıdır ki, etkilenmemek olanaksızdır. Sonuç kaçınılmaz olduğuna göre, tüketim ekonomisinin getirdiği küreselleşmenin dayatmalarına tepki verirken, eğitim konusunda çok dikkatli olmamız gerekir.

 Avrupa Birliğine katılım sürecinde olan bir ülke olarak, çağdaş insanın nasıl yetiştirilmesi gerektiğine   ilişkin eğitim ilkelerini iyi değerlendirmeliyiz. Bu ilkeler;

 

Yukarıdaki hangi ilkeye göre çocuklarımıza havuz hesaplarının öğretildiğini düşününüz. Çocuğunuzun yaşam tercihlerinde okulun mu, televizyonun mu, İnternet'in mi, sokağın mı, ailenin mi daha etkili olduğunu göremiyorsanız; ülkenizin, halkınızın ve çocuklarınızın geleceğinden kuşkulanmaya   şimdiden başlayınız.

Köhnemiş eğitim sistemlerinin yerine daha çağdaş olanı getiremiyorsanız,   her eğitim öğretim yılının başlangıcında; öğretmen sorunlarını, derslik olanaklarını, ders kitaplarını ve okullardaki öğrenci ve öğretmen şiddetlerini tartışmaya devam edeceksiniz.

(Mesudiyeliler Vakfı -MESVAK- yayın organında yayınlanmıştır)

 

Anasayfaya Dön

 

 
eğitim