MİLLİYETÇİ VE MUKADESATÇI

Yazmanın zor iş olduğunu çoğu kez kabul etmek zorunda kalmıştım. Bunu iyi bildiğimden olacak ki, yazmak için ne zaman bilgisayarı açsam, hemen resim yapmaya çalışıyorum. Biraz da tembel olmamdan kaynaklanıyor olmalı, resim yapmak için de bilgisayarın paint programını tercih ediyorum. Haberleri internet aracılığı ile öğrenmeye çalıştığımdan gazete ve dergi almıyorum. Sinemaya bile gitmiyorum artık. İstediğim bir filmi internetten indiriyorum ya da süpermarketlerden cd ya da dvd sini alıyorum. Görüntüleri projeksiyon (yansıtım) aracı ile konuk odamızın büyük beyaz duvarında izleyebiliyorum.

Bilgisayar teknolojisinin çağımızın en önemli devrimlerinden birisi olduğu söylenmektedir. Sayısal (dijital) ortamda malzeme sıkıntısı çekmek olası değil. Yazmak, yazılanları yayınlamak, korumak ve gelecek yıllara ulaştırmak için çok basit ve ucuz araçlar var. Resim, grafik, fotoğraf, heykel ve müzik gibi sanat; tanı, cerrahi ve tedavi gibi tıp; bitki genetiği, sulama, saklama gibi tarım alanlarında, eğitimde, savunmada, sanayide, mühendislikte kısacası hayatın her alanında sayısal (dijital) ortamdan yararlanılmaktadır. Üretilen her bilginin sayısal (dijital) ortama taşınması olanaklıdır. Üretilenleri klavyenin birkaç tuşuna tıklayarak istenen her anda, istenen her yere nakletmek çok kolaylaşmıştır. Artık savaşlar bile sayısal (dijital) ortamda yapılmaktadır. Otuz beş yaşına bile gelmemiş üç beş genç, iyi donatılmış bir merkezde, yapay uydular aracılığı ile yönlendirdiği insansız uçakların bombalarını istedikleri her yere bırakabilmektedirler.

Ey koca tanrı sen kadar büyükmüşsün ki çok sayıda insan senin gücünü anlamak için bilgisayarların icadını beklemek zorunda kalmış? İşte burada biraz durmak gerekiyor. Böyle söyleyince tanrıtanımazlar (ateistler) bu söze hemen karşı çıkıp "Kim daha büyük?" diye konuşmaya başlıyorlar. Birinci ve İkinci Dünya paylaşım savaşlarındaki, Vietnam’daki, Irak’taki, Filistin’deki amansız saldırı ve imha hareketinde tanrının yerini, varlığını, büyüklüğünü ve adilliğini korkusuzca yargılıyorlar. "Bir yanda uygarlığın ürettiği en büyük saldırı ya da yok edici silahları üretenler, diğer yanda kaderleri tanrı tarafından tespit edilmiş mazlum halkların çocukları var. Hangi tanrı? Hangi büyük ve yüce hatta adil tanrı, nerede, kimi, neyle sınava tabi tutmakta?" diyorlar. "Sadece kadınların başörtüsü ile ilk, orta ve yüksek okullar ile üniversitelere girebilmeleri için yıllarca direnenler o amansız, asılsız, yoz ve acımasız savaşlarda kıllarını bile kıpırdatma gereği duymadılar. Hani nerede o dindarların yüce ruhları ve tanrılarının öğretileri?" diyerek, tanrıdan bile adil olduklarını kanıtlamaya çalışıyorlar.

Dünyadaki teknolojik gelişmeyle ulusal kültür, ulusal eğitim, ulusal sağlık, ulusal sınır, ulusal sermaye, ulusal savunma gibi yüce değerler anlamlarını yitireceğe benziyor. Belki de çoğu ülkede yitirdi bile. Sadece kendi ırkının yüceliğine inananların kendi ırkından olmayanlara karşı yaptıkları saldırılar günümüzde bile devam etmektedir. Aynı ülkenin değişik bölgelerinde, aynı bölgenin değişik illerinde, aynı ilin değişik ilçelerinde, belde ya da köylerinde yaşayanlar şoven düşüncelerin etkisiyle bölgecilik yaparken, gelişmiş ülkelerin çağdaş insanları yeni evrensel değerler yaratmaktadır. Bilimin ve teknolojinin getirdiği yeni değerler milliyetçilere (ulusalcılara) çözümü olanaksız önemli sorunlar getirmiştir. Kendileri bile ulusal sermaye ile üretilen otomobillere binmek istememekte, ulusal para ile yetinmeyip dolar milyarderi olma yolunda çalışmaktadırlar. Çocuklarını Nasrettin Hoca, Keloğlan gibi ulusal kahramanların masallarıyla değil; Kırmızı Başlıklı Kız, Polianna, Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler gibi ulusal olmayan masallarla büyütmektedirler. Ya ulusal televizyonlarda yayınlanan çocuk, genç, yetişkin filmlerinin kahramanlarına ne demeli?

Bir zamanlar milliyetçi ve mukaddesatçı olmakla öğünenler ulusal ekonomilerin üretim araçlarının ulus devlete yük olduğunu anlayınca ne yapacağını bilemeyen haylaz çocuklar gibi davranmaya başladılar.

Bence milliyetçi ve mukaddesatçı politikacılar siyaset meydanlarına çıkarak “Biz bilmeden yanlış yaptık. Eyyyy halkım! Senden özür dileriz…” diyerek, bir daha ülkeyi yönetmeye talip olmamalı.

10.5.2009

 

Anasayfaya Dön

makaleler