<

DOĞRU ve YANLIŞ      

Konuşurken ya da yazarken “yanlış” ve “doğru” sözcüklerini çokça kullanırız. Öğretmenler öğrencilerine, ebeveynler çocuklarına, komutanlar astlarına ve rütbesiz askerlere, patronlar çalıştırdıkları işçilere, sivil bürokratlar aynı kurumda görev yapan memurlara, eğitimliler eğitimsizlere; “Yaptığın yanlış”, “Söylediklerin yanlış”, “Yaşama biçimin yanlış”, “Düşüncelerin yanlış”, “Kararın yanlış”, “Gittiğin yol yanlış” ya da “Değerlendirmelerin yanlış” diyerek rahatlıkla konuşabilmektedirler. Bilgi, makam, rütbe ile fiziksel veya maddi güç kapsamında kendilerini ötekilerden güçlü ve üstün görenler, karşısında duranların suskunluğu ile değerlendirmelerinin ne kadar da çok isabetli olduğunu sanırlar. Bu tür insanlar kendi aralarında bile birbirlerini benzer biçimde eleştirmeyi uygun görürler. Doğuştan kazandıkları tanrısal ayrıcalıklar ile sonradan edindikleri makam, rütbe ya da ekonomik kazançların ötekiler hakkında karar, yargı ve  nasihat verme haklarını ürettiğine inanırlar.

Böylece ilkokul öğrencisinin gözünde öğretmenleri, ebeveynleri; rütbesiz askerlerin gözünde komutanları, işçilerin gözünde işverenleri, memurların gözünde amirleri, üniversite öğrencilerinin gözünde profesörleri, bir siyasi partinin üyelerinin gözünde genel başkanları, geniş halk kitlelerinin gözünde ülke yönetiminde son sözü söyleyebilen devlet adamları daima doğruları söyleyen ve yapan olarak kutsallaşmaya başlar. Yaşama ilişkin belirledikleri kural ve ilkelere göre yasalar yaparak ötekilerin duygularını, düşüncelerini, eylemlerini,  hazlarını, elemlerini hatta hayallerini bile disipline etmeye çalışırlar. Kısacası hem kendileri hem de başkaları için neyin doğru neyin yanlış olduğuna onlar karar verirler.

Bu süreçte canı yanan çocuk, genç, er, ücretli çalışan ya da sıradan birisi apaçık olmasa bile değişik yol ve yöntemlerle üzerlerinde egemenlik kurarak doğru ve yanlış olana karar verenlere karşı kendine özgü doğru ve yanlışlar belirlemeye başlarlar.

Annesinin yanlış demesine karşın çocuk yatağına işer, küçük kardeşine şiddet uygular, komşunun bahçesinden ayva çalar. Öğretmenin yanlış demesine karşın öğrenci sınavlarda kopya çeker, kız arkadaşıyla buluşmak için okuldan kaçar, dersi dinliyormuş gibi yaparak öğretmeninin saçına, bıyığına, dudağına bakarak hayal kurar. Askerlik yapmanın vatan ve namus borcu olduğu söylemesine karşın birçok insan bu görevinden kaçmak için çürük raporu almaya çalışır. Devlet memuru “kaçma, karışma, çalışma”, “Devletin malı deniz, yemeyen domuz”  kural ve ilkelerini doğru olarak kabullenmeye başlar.

İnsanlığın gelişimi sürecinde çeşitli dinsel inançlar doğru ve yanlış hakkında karar verme yetkisinin tanrılara özgü olduğunu söylemelerine karşın; yine de bazen tanrı, bazen aracı, bazen de temsilci ya da görevli olarak birçok insan bu işi üstlenmişlerdir.

Doğru ve yanlış tartışmasına bilim insanları da önemli katkılar sağlamıştır. Bir gerçeğe, ilkeye ya da kurala uymama durumu “yanlış”  olarak tanımlanmaya çalışılan bilim adamları olduğu gibi, “Neye göre? Kime göre? Kimin belirlediği ilke ve kurala göre? Hangi zamanda? Hangi koşulda?” Diyerek karşı görüş belirten bilim insanları da vardır.

Matematikçiler ise daha kestirmeden giderek  “Doğru ve yanlış tanımsız (ne olduğu belli olmayan) terimlerdir. Bir önermeyi doğru kabul edersek, bunun değili yanlış; yanlış kabul edersek değili doğru olur. Bir önerme ya doğrudur ya da yanlıştır. Hem doğru hem de yanlış önerme olamaz.” Biçiminde akıl yürüterek bilimsel çalışmaların temelini oluşturmaya çalışmışlardır.

Kuantum fiziği ile ilgili bilim adamlarının böyle bir söyleme karşı çıktığını görmekteyiz. “İnsan canlıdır ama canlı olmayan maddelerden de oluşmuştur. Buna göre “İnsan bir ölüdür” önermesinin değili yani olumsuzu “İnsan bir canlıdır” olamaz. Buna göre iki değerli mantık yerine çok değerli mantık getirilmeli. Yeterli nedenlerin olmadığı yerlerde doğru bir yargıdan bahsedilemez. İnsan hem ölü, hem diri olabilir. Yani hem o hem de diğeri olabilir.” Biçimindeki düşüncelerle doğru ve yanlış tartışmasına farklı bir yaklaşım göstermişlerdir.

“Sen hatalarımdan birisin”, “Aklıma şaşayım”, “Keşke olmasaydı” gibi büyük ve veciz sözler söyleyenler, geçmişte doğru olarak kabullendiklerinin günümüzde yanlış; yanlış olarak bildiklerinin günümüzde doğru olduğunu anlamanın bilgeliği ile hareket edip “Hatasız kul olmaz” diyerek pişkinliğin korumasına sığınmamalı.

07.02.2010

 

Anasayfaya Dön

 

 
makaleler