GÜNEYDOĞU ANADOLU

Bazı siyasetçilerin 'Türkiye büyük ülkedir.' dediklerinde, hangi kapsamda konuştuklarını anlamakta güçlük çekiyordum. Sınırların çevrelediği alanı mı, bu sınırlar içinde yaşayanların sayısını mı, yoksa ekonomik sosyal, kültürel ya da siyasal gücünü mü anlatmak istediklerini ayırt edemiyordum.

Büyüklüğü iyi algılayabilmek için önce iyice öğrenmek, anlamak ve bir başkasıyla karşılaştırmak gerekiyordu. Bu ve bunun gibi nedenlerden dolayı önce Türkiye'yi sonra da komşularını tanımaya karar vermiştim.  

Yirmi otuz yıl boyunca siyasetçiler ve ulusal basın Güneydoğu Anadolu Bölgesindeki sosyal ve siyasal olaylarla öncelikli olarak ilgilenmekteydi. Son günlerde bu bölgede yaşayanlar ve yaşananlar ile ilgili çok ilginç açıklamalar olmaktaydı. Biraz da bu nedenlerden olacak, eşlerimizle birlikte üç arkadaş Güneydoğu Anadolu Bölgesini gezmeye karar verdik.

Birinci gün Ankara Osmaniye bölünmüş kara yolu üzerinden Gaziantep'e ulaştık. Yüksek apartmanlar arasındaki dar sokaklar arasına saklanmış giriş yolunu bin bir zorluktan sonra bularak Gaziantep öğretmenevine yerleştik. Kent merkezinde Atatürk Bulvarı üzerinde bulunan Kendirli kilisesinin mahzeni ve bahçesi Turizm Meslek Lisesinin toplantı salonu, yemekhanesi ve lokali olarak kullanılmaktaydı. Güneşin dingin ışıklarını arkamıza alarak kentin günlük yaşamını anımsatacak fotoğraflar çektikten sonra yöre sofrasının en zengin mönüleriyle tanışmaya çalıştık. 'Baklava baklavacıda yenir.' diyerek, Ana cadde üzerindeki Gülloğlu Baklavacısına girdik. Doktorlarımızın sıkı diyet önerilerini unutarak Gazianteplilerin övünç kaynağı olan baklavalarının kalitesini denetlemeye çalıştık. 

Gaziantep Otelcilik ve Turizm Meslek Lisesinin uygulama alanı olan yemekhanede alkollü içki servisinin bulunmaması biraz ilginçti. Hemen aklımıza Liseli öğrencilerin bulunduğu bir eğitim kurumunda içki olmamalı fikri geldi. O zaman da Otelcilik ve turizm eğitiminin eksik olacağını düşündük. Bu durumda ya otelcilik ve turizm eğitimi lisede olmamalı ya da bu kurumda içki servisi de öğretilmeli diyerek akşam yemeği için yemekhaneye girdik. Alkollü içecek servisi yapılmamasını anlamıştık ama bu ilin yöresel yemeklerinin olmayışı düşündürücüydü. Temizliğin, kalitenin, düzenin ve hizmetin önemsenmediği bir ortamda akşam yemeği yemenin bir anlamı olmayacağı düşüncesiyle birer ezogelin çorbası içmeye karar verdik. Keşke içmeseydik...

 Gaziantep'e gelinir de yıllandıkça değerlenen şarap örneğinde olduğu gibi eski arkadaşlar anımsanmaz mı? Yılların unutturamadığı dostluk ilişkilerimizi yinelemek için Yaşar Hamurcu'yu aradığım zaman birkaç dakikada yanımıza ulaştı. Akrabalık doğuştandır ama arkadaşlık ve dostluk sonradan edinilir. Dostlukların uzun süreli ve kalıcı olması için ise emek ister. Gecenin geç zamanlarına kadar uzayan sohbetin ardından marka yapanlardan farklı bir baklavacıya, ardından Antep Fıstığı satan kuruyemişçiye götürerek bu yörede yaşayan halkın konukseverliliğinin ne anlam taşıdığını bir daha yeniden öğretti bize Yaşar. 

Giresun, Ordu ve Gümüşhane’nin ortak övüncü olan Karagöl’e rahatsızlanarak çıkamayan Mehmet eniştemle “Allah Karagöl yaylasına kadar getirir adamı da Karagöl’ü görmeyi nasip etmezmiş.” diyerek alay etmişti Meryem teyzem. Faruk arkadaş “Ben biliyorum yolu.” diyerek önden gidiyordu ama yoldaki tabelayı kaldırdıklarından olacak, bir de baktık ki Fırat kenarındaki mis kokulu zanzalak ağaçlarıyla süslü Birecik’teyiz. Biz de Gaziantep’e geldik ama Zeugma'yı görmek nasip olmadı.

Başında kaptan şapkası, üzerinde kaptan üniformasıyla yanımıza yaklaşan Mehmet Erdoğan “İnsan ne kadar zengin olursa olsun aşkı ve sevgiyi satın almaya gücü hiçbir zaman yetmez.” diyerek sohbete başladı. Temiz, kibar ve işini iyi bilen kaptanla sıkı bir pazarlıktan sonra gezi teknesine binerek baraj gölünün kenarındaki Rumkale,  Şair Aziz Nerses Kilisesi ve Basavma Manastırı'nı kalıntılarını görmek için Eski Halfeti’den uzaklaşmaya başladığımızda güvertedeki hoparlör baraj gölünün sessizliğini Kürtçe ezgilerle doldurmaya başladı.

Izgaranın cızırtısıyla dumanı arasına sıkışmış balığın pişmesini beklerken, ekmek arası sucuk tadını yanımızda taşıdığımız buzluktan çıkardığımız buz gibi biralarla taçlandırdığımızda Mehmet Kaptanın yazdığı şiirden bir kıta okumaya çalıştım.

HALFETİ

Siyah güllerin vatanı sendin
Toprağına ne oldu
Beton duvarlı sulara teslim oldun
Siyah güllerine ne oldu

 

Gaziantep Şanlıurfa bölünmüş karayolu çevresindeki fıstık bahçelerini izlerken aklıma Doğukaradeniz bölgesinin sahilleri geldi. Dünya fındık ihtiyacının yarıdan fazlası ülkemizde, bunun da yüzde doksanı Ordu ve Giresun bölgesinde üretilmektedir. Giresun ve Ordu'da Canik dağlarının kuzey yamaçlarının büyük bölümü fındık bahçesidir. Karadeniz bölgesi gibi olmasa da buralarda da bakımlı büyük fıstık bahçeleri var. Fındık ile fıstık arasındaki fiyat farkını karşılaştırınca şaşırmamak elde değil. Kabuklu fındık üç lira olduğu halde kabuklu Antep fıstığı 15 lira.  “Acaba Karadenizlileri birileri mi oyalıyor?” diyerek Şanlıurfa yolunda ilerlemeye başladık. Mayıs 2009

     Devamı için tıklayınız ... 



Halfeti

Anasayfaya Dön

geziler